Yurttaşlık Hareketi

Yurttaş , Kavramlar ve Değerler (Metin-1)           

Metin-1)      YURTTAŞ NEDİR? YURTTAŞ KAVRAMLARI
Yurttaş; Cumhuriyetimize, Vatanımıza, ve Ulusumuza sadakatle bağlı, temel hak ve özgürlüklere eşitlik ilkesinde  sahip ulus bireyleridir.
Yurttaş, yönetimine düşünüp taşınarak ve eleştirel bir tutumla katılma gücüne sahip kişidir. Bir anlamda da, paylaşma, payı olma, katılmadır. Yurttaş anlayışı,13.YY’dan itibaren başlayan oluşumlar sonucu, Fransız Devrimi’yle ön plana çıkmış ve ‘soylu’ ya da ‘ruhban’ sınıfında olmayanları kapsayan bir terim olmuştur. Böylece ‘Aydınlanma’ya giden yol, yurttaş kavramı ile açılmıştır.
Yurttaş olabilmek için laik bir yapıya sahip olmak gerekir. Manastır dışı eğitim 11.YY’da başlamış ve uygulanabilir hale gelmiştir. Kentleşme ile bir arada yaşama becerisi, nezaket sahibi olma, tarih bilinci gibi kavramlar gelişmiştir.
İnsan topluluklarının başlangıçta aşiretler, kabileler, klanlar biçiminde kandaşlık çerçevesinde örgütlenmiş ve yasaları da kandaşlığı temel alan yasalar olmuştur. Kan davaları, töre cinayetleri, kandaş-aşiret örgütlenmesi döneminin yasasıydı.
Kan kardeşliğinin yerini din kardeşliği; kandaşlığın yerini dindaşlık, aşiret yasalarının yerini din yasaları aldıktan sonra, suçun bireyselliği ve dolayısıyla cezanın da ancak o suçu işleyene verileceği ilkesi insanlığa egemen olmuştur.
Ümmet toplumu aşiret bağlarını çözerek aşiret savaşlarını ortadan kaldırmayı amaçlamış, insanlar arasında "farklı aşiretten olsak da aynı dindeniz, öyleyse din kardeşiyiz, hiç değilse aynı dinden olanlar birbirleriyle savaşmazlar" anlayışı yerleştirmeye yönelmiş, fakat bu kez de farklı dinler ve mezhepler arasında savaşlar çıkmış, hem aşiret savaşlarını hem de din ve mezhep savaşlarını ortadan kaldırmak üzere Yurt Kardeşliği ve Yurttaşlık kavramı geliştirilmiştir.
Yurttaşlık kavramında, sınırları belli bir ülkede yaşayan herkesi hangi soydan gelirlerse gelsinler, hangi dine inanırlarsa inansınlar Yurt Kardeşi sayar. Yurt kardeşliği demek olan Yurttaşlığın benimsenmesiyle, soy ayrılığı ya da din ve mezhep ayrılığı nedeniyle çatışmalar önlenebilmiştir. Yurttaşlık kavramıyla bir ve aynı yasaya bağlanıp bir ve aynı eğitimi alarak bir ulus oluşturabilen toplumlar bilim ve teknik alanında dev adımlarla ilerlemiş, aşiret ya da ümmet aşamasında takılan toplumlarsa her bakımdan geride kalmıştır.
Yeni Türkiye, yurttaşlığa geçmeden uygarlığın olanaksız olduğunu kavrayan kadroların çabalarıyla kurulmuştur. 17 Şubat 1926’da  Türkiye, Yurttaşlar Yasası’nı benimseyince medeni dünyaya adımını atmıştır.
Toplumsal iş bölümünde görevi veya mesleği ne olursa olsun “herkes” yurttaştır. Yurttaş, demokratik bir toplumda hakları ve görevleri olan kişidir.
Yurttaşların kararlara katılmasıyla oluşturulan ve yönetilen, yani oluşmasında ve yönetilmesinde yurttaşların payı olan sivil toplum düzeni çağdaş demokrasilerin temel unsuru olmuştur..
Yurttaş Odaklı  Kavramlar
                    A-İlkeler:
               - Eşitlik
               - Adalet
               - Özgürlük
               - Ahlak-Dürüstlük (Erdemli olmak)
                    B- Değerler
           -Ulus
           -Yurt
           -Ulus Devlet ( Yasama-Yürütme-Yargı )        
                     C- Hedef
                      - Demokrasi, Hukuk Devleti
                      -Bütünlük,Güvenlik
                      -Laik Cumhuriyet
                      -Bilgi Toplumu
                      -Güçlü Ekonomi
                      D- Araçlar
           -Sivil Toplum Kuruluşları (STK), Demokratik Kitle Örgütleri  
            (Sendikalar ve Meslek Kuruluşları) ve Siyasi Partiler
           -Basın-Medya-İnternet İletişim
                      E- Kavramlar
              -Ulusalcılık (Ulusal Kimlik-Ulusal Birlik-Tarih ve Kültür Bilinci)
              -Sosyal Adalet
              -İnsan Halkları
              -Barış
              -Çevrecilik
              -Çağdaş Uygarlık

Metin-2)    Yurttaşlık Hareketi Bildirgesi

                                  Yurttaşlık Bildirgesi

1.Yurttaşlık Hareketi: Kısaca, yurttaşın “vicdanının ve bilincinin” ifadesi olarak tanımlanabilir.
2.Yurttaşlık Hareketi: Bu anlamda bir yandan özgürlükçüdür, diğer taraftan eşitlikçi ve sosyal adaletçidir. Bu anlayış Yurttaşlık Hareketinin en özgün yanını oluşturur. Yurttaşlık Hareketinin bu anlamda özgün ilkeleri, “Adalet”, “ Eşitlik”, “Özgürlük” ve “Dürüstlük” tür.
3.Yurttaşlık Hareketi: Yurttaşı; Cumhuriyetimize, Vatanımıza, ve Ulusumuza sadakatle bağlı, temel hak ve özgürlüklere eşitlik ilkesinde  sahip ulus bireyleri olarak tanımlar.
Siyasi vizyonunun odağına “yurttaş” kimliğini oturtur.
Bu özelliği nedeniyle “klasik sağ ve klasik  sol” düşünce ve anlayışlardan  farklıdır. Yurttaşlık Hareketi İç siyasette Cumhuriyetçidir,  Hürriyetçidir ve Demokrattır.

4. Yurttaşlık Hareketi : Dış politikada ‘ulusalcıdır’(milli, milliyetçi ). Dış politika yaklaşımının özünü; ulusal çıkarların, milli gurur ve şerefin korunması ve yüceltilmesi oluşturur. AB dahil tüm dış politik meselelerde ‘ulus devlet bilinciyle’ hareket edilmesini savunur. Bu bağlamda AB’nin özünde bir ‘ulus devletler birliği’ olduğunu göz önünde tutmak suretiyle yapılacak düzenlemelerde ulusal çıkarların ve ulus devlet olmanın gereklerinin her hal ve şartta yerine getirilmesini gözetir.
5.Yurttaşlık Hareketi: 21. yüzyıl dijital dünyasında ülkeler, kurumlar ve bireyler arası bilgi, teknoloji, mal ve para  akımı ve etkileşiminin baş döndürücü hızla gelişimini bir realite olarak değerlendirir. 
Küreselleşen dünyada bilgi ve teknoloji gelişmiş  ülkelerin lehine işlemekte, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında üretkenlik ve  refah uçurumu gittikçe artmaktadır.
Ulusal  devlet hakimiyetinin aşındırılması,  ulusal ekonomilerin kayıtsız şartsız ve sınırsız  bir finansal liberalizasyon yolu ile uluslararası sermayeye eklemlenmesi, ulusal kültürlerin dejenere edilmesi anlamındaki siyasi anlayış ve uygulamalar ulus devletine karşı  ideolojik saldırı olarak görülmektedir.

Yurttaşlık Hareketi; küreselleşme süreçlerinde, ekonomileri gelişmiş ülkelerin, ekonomileri zayıf olan ülkelerle bilgi, teknoloji ve kaynak paylaşımında daha sorumlu davranmaları gereğine işaret eder.

6.Yurttaşlık Hareketi: Soğuk savaş sonrası dünya güç  dağılımları dikkate alınarak  ulusal çıkarlarımız temelinde bölge, havza ve kıta eksenli kısa, orta ve uzun dönemli jeo-stratejik bir planlamanın gereğine inanır.
7.Yurttaşlık hareketi: Devlet idaremizin ve ekonomik yönetimimizin kayıtsız şartsız IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütünün planlamasına terkedilmiş olmasını tehlikeli bir gidiş olarak kaydeder. Bu bağlamda özellikle demokratik bir denetime imkan vermeyen, tepeden inmeci karar ve tasarruflarla oluşturulan yapılar ve mevzuatlar uluslar arası kuruluşların önerisine uygun şekilde oluşturulan ‘ bağımsız kurullar ‘ olgusuna dikkat çeker. 
Merkez Bankasının, ulusal para ve ulusal ekonomiye müdahale araçlarının elinden alınmış ya da alınmakta olduğu gerçeği bu anlamda önemle vurgulanması gereken bir olgu olarak not edilmelidir.  Türkiye gibi iç ve dış borç, faiz ve döviz kuru şeytan üçgenine hapsedilmiş ülkelerin finansal de-regulasyonu (kuralsızlaştırma) yoluyla uluslararası  sermaye eklemlenmesi politikalarının ülke ve ulus çıkarları açısından yeniden gözden geçirilmesinin  ve yeni bir iktisat politikası yolu ile esas olarak ulusal kaynaklardan güç alan bir ulusal ekonomi anlayışının plan ve mekanizmalarının oluşturulmasını savunur.      

8. Yurttaşlık Hareketi: Ekonomik kalkınma ve halkın refahının yükseltilmesi için yurttaşın teşebbüs hürriyetinin azami bir şekilde korunması ve ülkemiz potansiyellerinin ve dinamiklerinin bu girişimci ruhun seferber edilmesiyle hayata geçeceği bilinciyle serbest piyasa ekonomisini savunur, ancak adil bir toplumsal yapının oluşturulmasının tek başına  piyasa güçlerine bırakılamayacağını bu anlamda devletin zayıf, güçsüz ve eşitsiz durumda olan ve olabilecek yurttaşlarına karşı sosyal adaletin gerçekleştirilmesi görevinin mevcut olduğunu  kabul eder.

Metin-3) YURTTAŞLIK HAREKETİ DERNEĞİ  BİLDİRGESİ
 A-Giriş:
 Türkiye Cumhuriyeti’nin  kurucusu ulu önder ATATÜRK,Türk ulusuna hak ettiği yurttaşlık
 kimliğine sahip çıkması için, bizzat  kendi el yazısı ile  kaleme  aldığı  yurttaşlık bilgilerini daha
 sonra Prof.Afet İnan’ın bir kitapta topladığını biliyoruz.O’nun yeni ve çağdaş bir toplum yaratmak
 amacıyla başlattığı aydınlanma devriminin, gereği gibi sürdürülememesi yüzünden ülkemiz bu günkü
 sosyal ve ekonomik çöküş içine girmiştir.Bu süreçte hiç kuşkusuz siyasal yönetimlerin rolü olduğu    
 kadar,sivil toplum hareketlerinin yetersizliği de ortadadır.
 Demokratik hukuk devletine varabilmek için şu üç unsurun varlığı ve işbirliği gerekir;

 Atatürk’ün dediği gibi;“Ortak ulusal düşüncenin,ahlakın,duygunun,geleneklerin,ortak geçmişin,
 birlikte yaratılmış ve yaşanmış tarihin,vicdanları ve kafaları doğrudan doğruya birleştiren ortak dilin
 bir ulusun oluşumunda en önemli etkenler olduğunu biliyoruz.”
  Yurttaşlık Hareketinin misyonu:
  Türk toplumunu bu değerlerinden koparmadan,ulusal yapısını ve özelliklerini zedelemeden      
 çağdaş uygarlığa ulaştırmak ve bu uygarlık içinde yapıcı ve yaratıcı bir güç haline getirmektir.
 Ülkede,farklı siyasi görüşlerde olan pek çok dürüst ve yurtsever insan ancak bir sivil toplum
 hareketi ile biraraya gelebilir.
  Bizim görüşümüze göre;Her türlü sorunun temelinde insan kaynağı yatmaktadır.Türkiye’nin
 en önemli sorunu “yurttaşlık”tır, yurttaşlık bilincinin giderek azalmasıdır. Bunun yerini çıkarcılık,
 çalışmadan ve üretmeden kazanma, “köşeyi dönme”, çok uzun bir geçmişle kazanılan değerlerimizi
 çok basit değerlere feda etme düşüncesinin egemen olmaya başlamasıdır.Bu gidişi tersine çevirmek,
 ülkesini seven yurttaşların biraraya gelmesi ve örgütlenmesi ile olanaklıdır.
 Atatürk’ün dediği gibi; “Halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok ve daha fazla
 aydınlara düşen bir görevdir.”
B- Gerekçe;
Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ,sosyal,siyasal ve kamusal yapılardaki yetersizliğin giderilmesi ve aydınlanma devriminin yeniden geliştirilerek sürdürülebilmesi için,
Türk ulusunun ihtiyacı olan,sorumluluk sahibi,ulusu ve ülkesi için faydalı girişimlerde bulunan, yurduna sahip çıkan,dürüst yurttaş sayısının artırılması,bu yönde insanlarımıza yurttaşlık bilincinin kazandırılması için,
Toplumumuzu saran ve geleceğe olan güvenini azaltan,kadercilik,karamsarlık,bağımlılık,  umursamazlık,sorumsuzluk gibi kavramlardan kurtulmak ve yurttaşlarımızda inanç ve umut yaratmak için,
Çalışmadan ve üretmeden kazanma,çılgınca ve sorumsuzca tüketme kültürüne karşı, çalışarak üreterek kazanma ve toplumsal kalkınma için,
Toplumun dengesizliklerine,insancıl değerlerin yozlaşmasına,toplumsal çelişkilerin artışına karşı uyumlu,Devlet-yurttaş işbirliğinin,toplumsal dayanışmanın ve geleceğe olan güvenin kazanılması, sevgi ve dayanışma toplumunun oluşması için,
Yutta ve Dünyada barışı düşünen,demokrasi ve hukuk kurallarına bağlı, akla ve ilme dayalı bilimsel araştırmalar yaparak ve projeler üreterek,çağdaş uygarlık seviyesine yükselmek ve bilgi toplumuna erişmek için,
Hukukun üstünlüğüne ve adalete olan güveni arttırmak,demokrasiyi ve toplumsal adaleti sağlamak için,
Cumhuriyetin temel ilkelerini aşındırmayı demokrasi kavramıyla maskeleyen,demokrasinin halk kitlelerinin yararıyla bütünleşmesini önleyen ve demokrasi kavramını yozlaştıran anlayışlara karşıuyarıcı görevini yapmak ve düşünce üretmek için,
Cumhuriyetin temel ilkelerine inanmak,ulusal değerlere ve Atatürk ilkelerine bağlı kalmak,ulusal devletin önemini bilmek,ulusal birliği ve bütünlüğü bölgeler ve sınıflar arası sosyal adalette aramak, eğitimi en sağlam toplumsal bütünleşme aracı saymak ve; tüm bunlara bağlı olarak,tehlikeye giren Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı,bütünlüğü ve bağımsızlığının, ulusun insan kaynağı olan yurttaşların      katılımı ile oluşacak güçlü bir sivil toplum tarafından güvence altına alınması için;
    Yurttaşlık Hareketi Derneği Kurulmuştur.
C-Genel İlkeler:
1-Yurttaşlık Hareketinin en özgün anlayışı ÖZGÜRLÜK,EŞİTLİK,ADALET ve DÜRÜSTLÜK,
2-Cumhuriyetin temel ilkeleri,ulusal ve manevi değerlere bağlılık;ULUSALCILIK.
3-Akla ve ilme dayalı bilgiyi eylemle örtüştürerek,çağdaş uygarlık seviyesine yükselmek; EVRENSELLİK.
4-Çalışarak,üreterek kazanma ve KALKINMA,
5-DEMOKRASİ VE HUKUK kurallarına bağlılık
6-Yurtta ve dünyada BARIŞ.
D-Amaçlar:
 1-Sorumlu  ve  bilinçli  bir sivil toplum için            ; KURUMSALLAŞMA,
 2-Sorumlu ve bilinçli yurttaş sayısını arttırmak için;YURTTAŞLIK BİLİNCİNİ GELİŞTİRMEK,               
 3-Doğru ve iyi işleyen bir devlet yönetimi için        ;SİYASETİN İZLENMESİ VE DENETİLMESİ,
 4-Halka  doğru  bilgileri  aktarmak  için                  ;TOPLUMLA İLETİŞİM,
 5-Bilgi toplumuna erişmek ve araştırma,geliştirme için; PROJE ÜRETMEK,
 6-Ülkenin ve yurttaşların refahı ve yücelmesi için  ;KUVAYI MİLLİYE ruhu ile DAYANIŞMA.

E-Başlıca UygulamaYöntemleri:

 1-Yurttaşlık Bilinci Eğitimi için “Birey Yurttaş Eğitimi” Projesini uygulamak,
 2-Basın ,yayın, internet,radyo ,televizyon araçlarından yararlanmak,
 3-Araştırma ,geliştirme ,proje çalışmaları yapmak ve bunları ilgili kuruluşlara sunmak,
 4-Sivil Toplum Kuruluşları ile işbirliği,
 5-Seminer,sempozyum ve paneller düzenlemek.
 6-Kitaplık,kitap ve kültür kulüpleri,toplantı salonları,lokal ve tesisler açmak.                                                     

F-Dernek amblemimizin anlamı:

Mavi zemin: Gelecek için umudu,sonsuzluğu ve sonsuzluğun getirdiği özgürlüğü,

Beyaz:Temizliğin ve barışın simgesidir.Elele vererek yurduna sahip çıkan üç dürüst yurttaşın üçgen şeklinde dizilişi,insanın yaratıcı gücünü,ürün alma,akıl,bilim ve bilgeliği ,
Yeşil Türkiye:Yurdumuzun verimli kaynaklarını ve çevre bilincini gösteriyor.

WEB: www.yhdhaber.com                   E-Posta: yhdhaber@yhdhaber.com

 

Metin -4)       İNSAN HAKLARI VE YURTTAŞLIK BİLİNCİ                      
Küreselleşmenin insanlar üzerindeki olumsuz sonuçlarının, büyük çoğunlukla bireyselleştirilmiş,her şeyle,herkesle  
 yıkıcı bir rekabet içinde olan,yalnız, paylaşmaktan korkan,mutsuz,ilişkilerinde çıkar gözeten, manevi duygu ve duyarlılıktan uzaklaşmış,maddiyatçı bir kişiliğe sahip bireyler  haline getirdiğini görmekteyiz.(*)
 Her alanda yaşadığımız hızlı değişim rüzgarları ile baş edebilmenin, ayakta kalmanın,gelişmenin,ezilmemenin tek yolu; sormadan ,soruşturmadan hiçbir şeyi kabul etmemektir.
Yurttaşı,toplumsal sorunlara ilgi duyan,bunlar hakkında bilgi sahibi ve bu sorunları çözmek konusunda sorumluluk duymakla kalmayıp,gerekli bilgi ve becerilerle donanmış olan birey olarak tanımlayabiliriz.Bununla beraber,başkalarıyla işbirliği içinde çalışabilme,etkin katılım ve örgütlenme yetilerine sahip,bu yetilerini kullanırken hukukun üstünlüğüne inanmış,insan haklarına saygılı bir yapıya da sahip olmalıdır.
Uluslar arasında eşitlik olmadan insan hakları tüm insanlığı kapsayamaz.Bu yüzden emperyalizm dünya barışı ve insan hakları gelişiminin önünde bir engeldir.Yurttaşlık bilinci emperyalizme bu yüzden karşıdır.Çünkü Atatürk’ün dediği gibi; “Sömürgecilik ve emperyalizm bir gün yer yüzünden yok olacak ve yerine milletler arasında hiçbir renk,din ve ırk farkı gözetmeyen bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır.”        
 “Artık insanlık kavramı,vicdanlarımızı arıtmaya ve hislerimizi yüceleştirmeye yardım edecek kadar yükselmiştir...İnsanları mutlu edecek tek vasıta,onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan hareket ve enerjidir.Dünya barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu, ancak, bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve başarılı olmasıyla mümkün olacaktır.”  (**)
Yurttaşlık bilincinin gelişmesi ve yaygınlaşması demek, o toplumda insan haklarının da gelişmesi demektir.İnsan hakları konusu siyasi çıkarlar için istismar edilmemelidir.Yurttaşlık bilinci ve insan hakları birbirinden ayrılamaz bir bütündür.Yurttaşlık bilincine sahip olmadan insan haklarına ulaşılamaz.İnsanların uluslararası demokratik hukuk kurallarına saygı çerçevesi içinde,yaşadıkları yurdu ve içinde bulundukları toplumu (ulusu) sevmeleri ve onlara sahip çıkıp , değerlerini yükseltmek istemeleri  en doğal insanlık hakkıdır.Bir toplumun, başka bir toplum üzerinde, siyasi,ekonomik ve medyatik gücünü kullanarak ,ne ad altında olursa olsun,kendi değer yargılarına göre değişim istemeye ve bu konuda baskıda bulunmaya hakkı olamaz..Demokrasi ve insan hakları, zor kullanarak,işgal ve ambargo gibi yöntemlerle hiçbir topluma mal edilemez.
İnsan hakları , barış ve laiklik kavramları, demokrasilerde yurttaşlık bilincinin vazgeçilmez koşullarıdır.
Yurttaşlık bilincine sahip , etkili ve katılımcı yurttaş;
-Demokrasiye ve hukuk kurallarına bağlıdır.Hukukun üstünlüğüne ve hukuk devletine inanmıştır, haksız uygulamalara karşı tavır alır.Verilen haklar kadar,hak aramanın da kutsal olduğuna inanır.
-Özgürlük,Adalet,Eşitlik ve Dürüstlük kavramlarını özümsemiştir.
-İnsan onuruna ve insan haklarına duyarlı ve saygılıdır; dünyanın neresinde olursa olsun, insan onuru ile
 bağdaşmayan – işkence gibi- uygulamalara karşı çıkar.(***) 
-Yurtsever ve çevrecidir.Doğal kaynaklarına, çevresine,ormanına,yeşiline sahip çıkar.
-Barışseverdir,yurtta ve dünyada barışı savunur.
-Sınırları uluslararası antlaşmalarla belirli yurdunun bütünlüğünden ve aynı ortak geçmiş ve birlikte yaratılmış tarihe sahip ulusunun  birliğinden yanadır.
-Tarihine, kültürel kimliğine ve zenginliklerine sahip çıkar.
-Laiktir, din ve vicdan özgürlüğüne saygılıdır.Laikliğin,demokrasinin ön koşulu olduğunu bilir.
-Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından, yasama,yürütme ve yargının yanında dördüncü  güç olan  medyanın tarafsız olması gereğinin ve kendisinin sahip olduğu haber alma özgürlüğünün  farkındadır.Yurttaşın toplumsal konularda bilgi sahibi olabilmesi için, basının özgür ve tarafsız olmasının sağlayacağı fırsat eşitliği ,aynı  zamanda bir   insanlık hakkıdır.
 Yurttaşların “bilgi edinme hakkı” vardır.Demokrasi için basının eşitlik ve tarafsızlık ilkesine uyması gerekir.
-Temsili demokrasiye ek olarak ,katılımcı demokrasinin gereği olan sivil toplum kuruluşlarına üye olur.Yurttaşlık bilinci ve sorumluluğu ile eylem gücüne sahiptir.
-Yurttaş olarak bulunduğu ve yerini aldığı  alanla ilgili kararları alırken,aklı ve ilmi rehber alır.
-Eleştirel düşünmeyi,sorarak,soruşturarak bilgi sahibi olmayı,uyuşmazlıkları anlayışlı  yöntemlerle çözmeyi,işbirliği içinde çalışıp örgütlenmeyi, gurupla birlikte karar vermeyi, sağlıklı iletişim  kurmayı ,kendini ifade etmeyi ve   dinlemeyi bilir,
-Çalışarak ve üreterek kazanmaya inanır.Çalışanların ekonomik ve sosyal haklarını bilir. (****)
-Haksız rekabete,her türlü imtiyaza karşıdır ve tüketici haklarına sahip çıkar.
-Yardımseverdir, kendisinden daha az şanslı olan insanlara yardım elini uzatır.
-Bireysel,ulusal ve insanlık onurunun değerlerine önem verir.
Yurttaşlık Hareketi Derneği ; küreselleşmenin güç kullanarak insan haklarını siyasi  istismarını ve ulusumuzun temel yapısı üzerindeki olumsuz değişimini önleyici çalışmalar yaparak , ulusal birlik ve beraberlik yolunda her türlü girişimin içinde olacaktır.

(*)“Geometricilerimiz, kimyacılarımız, astronomlarımız, ozanlarımız, müzisyenlerimiz, ressamlarımız var ;   yurttaşlarımız artık yok.” Jean-Jacqucs Rouseu
(**)Atatürkçülük,Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi, MEB,1984 İstanbul, s.125.
 (***)Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesinden; (1948)
 1) Tüm insanlar özgürlük,onur ve haklar bakımından eşit doğarlar.Akıl ve vicdan sahibidirler ve birbirlerine karşı   kardeşlik duygusuyla hareket etmelidirler.
 2) Herkes ırk,renk,cinsiyet,dil,din,siyasal veya başka herhangi bir ayırım gözetmeksizin bu bildirgede ilan edilen  tüm haklardan ve özgürlüklerden yararlanabilir.
 (****)Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesi: (1966) Sendikalaşma,grev hakkı gibi çalışanların haklarını da içeren,ekonomik ve sosyal hakların da ifade bulduğu belgedir.

Metin-5)                               Kadın ve Yurttaş Hakları
                                                                                                                  Av.Nazan Moroğlu
                                                                                    Yeditepe Ü. Hukuk F. Öğretim Görevlisi
            Genel Olarak Kadın ve Yurttaş Hakları
            “Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi”, dünya tarihinde önemli bir yeri olan 1789 tarihli (Declaration des droits de l’homme et du citoyen) Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların gözardı edildiğinin farkedilmesi nedeniyle 1791 tarihinde Fransız Devrimine destek vermiş devrimci kadınlar tarafından hazırlanmıştır. Bilindiği gibi, her insanın eşit ve özgür “yurttaş” olarak haklardan yararlanmasını sağlamak ve kralın mutlak yetkilerine ve baskıya karşı çıkmak amacıyla başlatılan Fransız Devrimi sonucunda, “Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi” yayınlanmış, tüm yurttaşların doğuştan özgür ve eşit oldukları kabul edilmiştir. Kadınların tarihinde önemli bir gelişmeye ışık tutan Fransız Devrimi herkese “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” vaad ettiği halde, devrimci kadınlar bu “herkes” içinde kadınların yer almadığı görmüşler ve eşit “yurttaş” olma mücadelelerine devam etmişlerdir.
Aslında çok sayıda kadın devrim sürecine destek vermiştir. Ancak, yayınlanan “Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi”, esas itibariyle “erkek yurttaş” açısından haklar getirmiştir. Nitekim, devrim sürecine destek veren kadınların, 1789 tarihli (Declaration des droits de l’homme et du citoyen) “Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi” hazırlanırken “homme” sözcüğü yerine “homme – femme” (erkek-kadın) yazılması talepleri de kabul edilmemiştir. Bu nedenle, devrimci kadınlar 1791 tarihinde “Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisini” ilan etmişlerdir.
Görüldüğü gibi, Fransız Devrimiyle birçok ülkeyi etkileyen eşitlik, özgürlük hareketi, kadın yurttaş için erkekle eşit kazanım sağlamamıştır. Kadınlar devrim yıllarında verdikleri mücadelelerle bazı haklar kazanmışlarsa da, söz konusu haklar “erkek ve kız çocukların eşit miras payı almaları; kamusal alanda kadınların tanıklık yapmaları” gibi medeni haklar olup, kadınlar için siyasal haklar öngörülmemiştir. Bu bakımdan, 1791 tarihli “Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi” daha sonra kadın haklarına yönelik çalışmaları etkileyen ilk yazılı belgedir. Bildirinin 1. maddesinde “Kadın özgür doğar, hukuksal olarak erkekle eşittir” denildikten sonra, 13. maddesinde kadın yurttaşların haklarının güvence altına alınması kamu yararının gereği olduğuna  yer verilmiştir. Fransız Devrimiyle mülk sahibi olanlara tanınan Kurucu Meclise girebilme hakkının, kadınlara da bir yurttaş hakkı olarak tanınmasını sağlamak üzere Bildirinin 17. maddesinde mülk edinmenin hem erkek hem de kadın için kutsal ve dokunulmaz olduğu kabul edilmiştir.
Ancak, Bildiriyi hazırlayan Olympe de Gouges  1793 yılında “doğa kurallarına başkaldırarak, yönetenin erkek, yönetilenin kadın olması anlayışına aykırı davranması” nedeniyle giyotine mahkum edildiğinde, kararı veren “Devrimci Mahkeme”nin  idam gerekçesi, başka söze gerek bırakmayacak kadar açıktır. Gerekçede, “Olympe de Gouges kendi cinsine yaraşmayacak şekilde politikayla ilgilendiği için ve ölümü diğer kadınlara ibret olsun diye,  mahkum edilmiştir” denilmiştir. Böylece Bildiride kadın yurttaşlar için talep edilen haklar uzun zaman kağıt üzerinde kalmış ve yaşama geçirilememiştir. Fransa’da 1791 tarihinde Millet Meclisine girme hakkı isteyen kadınlara seçme ve seçilme hakkı ancak 1944 yılında tanınmıştır.
Bilindiği gibi, tarihsel süreç içinde bakıldığında, hakların varlığıyla kullanımı arasında her zaman kadınlar aleyhine belirgin bir ayrım olduğu görülmektedir. Bu ayrımcılık günümüzde de değişik alanlarda ve boyutlarda devam etmektedir. Aslında bir ülkede eğitimde, sağlıkta, ekonomide, sosyal, kültürel veya siyasal yaşamda var olan sorunlar, o ülkede kadın erkek bütün yurttaşları etkilemektedir. Ancak istatistiklere bakıldığında, kadınların bu sorunlardan daha olumsuz etkilendiği görülmektedir. Örneğin, dünyada gelişmemiş ülkelerde 21. yüzyılda bile halen okuryazar olmayan çok sayıda insan mevcuttur, okuryazar olmayan yaklaşık 857 Milyon kişinin 600 Milyonu kadındır. Ülkemizde de eğitim fırsatına ulaşamamış, okuryazar olmayan kadınların oranı erkeklerden üç kat fazladır. Siyasal yaşam, ülkemizde ve dünyanın birçok ülkesinde kadın erkek eşitsizliğinin en belirgin görüldüğü alandır. Türk kadını 1934'den itibaren seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu halde, son seçimlere kadar TBMM’de temsil oranı % 4.6’nın üstüne çıkamamıştır. 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde kadın milletvekili sayısında yüzde yüz artış olduğu halde, Türkiye %9 oranla hala dünya ortalamasının en alt sıralarında yer almaktadır.
Günümüzde bir ülkede “yurttaş” haklarından söz edebilmek için, o ülkenin hukuk sisteminin din kurallarına değil, ulusal egemenlik temelinde laik hukuk kurallarına dayandırılmış olması gerekir. Bu nedenle, örneğin “ümmet – kul” ilişkisinin olduğu İslam ülkelerinde “yurttaş haklarından”, herkesin eşit haklara sahip olmasından söz edebilmek mümkün değildir. Diğer bir ifadeyle, bir ülkede yurttaş haklarının varlığından söz edebilmek, o ülkede laik hukukun kabul edilmiş olmasıyla mümkündür. Ayrıca, bir ülkenin yönetim biçimi de yurttaş haklarını doğrudan etkilemektedir; “kral – tebaa” ilişkisinin olduğu yönetimlerde “yurttaş haklarını” yaşama geçirmek mümkün olamamaktadır.

Yurttaşlık, bireyle devlet arasında Anayasa ve yasalarla belirlenmiş olan karşılıklı hak ve ödevlere dayanan bir bağdır.
1900’lerin başında birçok batı ülkesinde Medeni Kanunların kabulüyle kadınlar özel hukuk alanında erkeklerle eşit olarak “yurttaş” haklarına sahip olmuşlarsa da, kadın haklarının evrensel insan haklarının vazgeçilmez, ayrılmaz ve bölünmez somut bir içeriği olduğu 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kabul görmüştür.
Türkiye’de Kadın ve Yurttaş Hakları
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi tüm yurttaşların eşit haklara sahip olmasına, kadın erkek eşitliğine dayanır. Atatürk’ün önderliğinde yürütülen bilinçli ve kararlı bağımsızlık mücadelesiyle kazanılan Kurtuluş Savaşı ardından yeni Türk Devletinin kurulmasıyla, toplumda çağdaş uygar bir yaşam biçiminin yerleştirilmesi ve devletin ulusal egemenlik temelinde yapılandırılması hedeflenmiştir. Bu hedefe ulaşabilmek için ilk on yılda eğitimde, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal alanlarda devrimler yapılmıştır. Bilindiği gibi, her devrim hukuk devrimini de içerir ve her devletin hukuk sistemi o devletin temeline uymak zorundadır. Ulusal egemenlik temeline dayandırılan Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılan hukuk devrimiyle, din esaslarına dayalı hukuk sistemi terkedilmiş, yerine laik hukuk düzeni kurmak üzere Batı ülkelerinde yürürlükte olan yasalar örnek alınmış hatta bazıları aynen benimsenmiştir. Laik hukuk sisteminin en belirgin özelliği; hukuk kurallarının yaşamın akışı içinde gelişen ve değişen ihtiyaçları karşılamak üzere değiştirilebilmesidir, oysa din kuralları değişmez kurallardır.
Hukuk Devrimi denilince ilk olarak akla 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilen Medeni Kanun gelir. Özel yaşam ilişkilerinde “kadın – erkek” tüm yurttaşların eşit olarak medeni haklardan yararlanması ve hakları kullanması benimsenmiştir. Medeni Kanun, bu bakımdan ülkede demokratikleşmenin ilk adımı ve çağdaşlığa açılan kapı olarak nitelendirilir.
Günümüzde Anayasa başta olmak üzere yasalarda kadınların eşit haklara sahip yurttaşlar olarak bu haklarını kullanmalarına hukuken bir engel bulunmamaktadır.
Anayasanın Başlangıç bölümünde de; “her Türk yurttaşının temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak; hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu”, kabul edilmiştir.
Türkiye’de kadınların erkeklerle eşit haklara sahip yurttaşlar olmalarına ve kadınlara karşı ayrımcılığın kaldırılmasına yönelik gelişmeleri üç zaman diliminde ele alabiliriz.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte bir yandan modern bir devlet yapısı oluşturulması, bir yandan da toplumun çağdaş uygarlığa uyum sağlaması ve ülkede kadın erkek eşitliğinin yaşama geçirilmesi hedeflenmiştir. Bu hedefe ulaşabilmek amacıyla devrimler yapılmış, devrim yasaları yaşama geçirilmeye çalışılmıştır. Burada vurgulanması gereken en önemli nokta, kadın haklarının yasal güvenceye kavuşturulabilmesinin ve geliştirilmesinin ancak laik hukuk düzenlerinde mümkün olabileceğidir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte din kurallarına dayalı hukuk sisteminin terkedilmesi ve yerine egemenliğin ulusun iradesine dayandığı bir hukuk ve yönetim şeklinin benimsenmesi çok önemli bir adımdır. Bu dönemde yapılan devrimlerle adım adım laik hukuk sistemine geçilmiştir. Laiklik ilkesi, kadın haklarının da güvencesidir. Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında görülen Batılılaşma hareketiyle, kadınlara eğitimde ve aile içinde bazı hakların verilmiştir. Ancak, din kuralları ile yönetilen bir ülkede kadınların “yurttaş” olarak hak sahibi olmasından, kadın erkek eşitliğinden söz edebilmek mümkün değildir. Günümüzde örneğin İran’da, Suudi Arabistan’da kadınların ailede ve toplumsal yaşamdaki konumları çağdaş uygar ülkelerden çok geridedir.
Bu bakımdan, Cumhuriyetin kuruluşunu izleyen ilk on yılda Atatürk’ün önderliğinde yapılan hukuk devrimiyle gerçekleştirilen kadın hakları devrimi dünyada yaşanan en kararlı ve çarpıcı değişime örnek  gösterilmektedir.

Henüz “BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi”, “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW)” gibi uluslararası Sözleşmelerin dünya gündeminde bile olmadığı bir dönemde, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başta ailede, eğitimde, kılık kıyafette, siyasette olmak üzere aşağıda özetle değinilen devrimler yapılmıştır:

1924 Eğitim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) Kanunu kabul edildi. Laik eğitim sisteminin kabulü ile kız ve erkek çocuklar eşit koşullarda eğitim görmeye başladılar.

1928 Harf devrimi yapıldı. Arap harfleri terkedildi, yerine Türk harflerinin kabul edilmesi hem “okuma yazma” kolaylığı sağladı, hem de Batı kültürüyle bütünleşmede köprü oluşturdu.

1933 Kadınlar muhtarlık seçimlerinde (yerel yönetimlerin  en küçük biriminde) seçme ve seçilme hakkını elde   ettiler.
1934 yılında Anayasa’da yapılan değişiklikle kadınlar milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını  elde ettiler.
1924 Anayasasının 10. ve 11. maddelerinde 5 Aralık 1934 tarihinde yapılan değişiklik kadın erkek eşitliğini yaşama geçirmedeki kararlılığı göstermektedir.
1924 Anayasası 10. maddesinde yer alan “Onsekiz yaşını ikmal eden her erkek Türk, mebusan intihabına iştirak etmek hakkını haizdir” hükmü; 5 Aralık 1934 tarih ve 2599 sayılı Kanunla “Yirmi iki yaşını bitiren kadın, erkek her Türk mebus seçmek hakkını haizdir” şeklinde değiştirildi.
Yine sadece erkeklere tanınan seçilme hakkının yer aldığı 11. madde;  5 Aralık 1934 tarihinde yapılan Anayasa değişikliğiyle otuz yaşını bitiren kadınların da  mebus seçilebileceği kabul edildi.
Bilindiği gibi, henüz birçok Batı ülkesinde kadınların seçme seçilme hakkına sahip olmadığı bir dönemde, 1935 yılında yapılan seçimlerde TBMM’ne 18 kadın milletvekili seçilmiştir. Türkiye’de kadınların TBMM’ye seçilmeleri için öncelik verilmesi, 1981 yılında yürürlüğe giren Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 4. maddesinde yer alan geçici ve özel önlem, “kota” uygulanması anlamındadır. Bu dönemdeki (1924 – 1934) kadın erkek eşitliğine yönelik yasaların çıkarılmasında, dönemin en gelişmiş dünya standartları temel alınmış, hatta seçme seçilme hakkında olduğu gibi daha ileri haklar verilmiştir.
1935’de kadınların seçme ve seçilme hakkını ilk kez kullandığı  seçimler yapıldı. TBMM’ne 18 kadın milletvekili seçildi. Henüz olumlu ayrımcılık ya da kota kavramlarının gündemde bile olmadığı bir zamanda 18   kadının milletvekili olması çok ileri bir adımdı. Kadınlara seçme seçilme hakkının tanınması ile, Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlığa ulaşmak ve aşmak hedefine varılmıştır.
      Türkiye’de bu devrimlerin yapıldığı tarihlerde, henüz birçok Batı ülkesinde kadınlar seçme seçilme hakkına sahip değildiler. Örneğin, kadınlar Fransa’da 1944, İtalya’da 1945, Yunanistan’da 1952, Belçika’da 1960 yılında seçme seçilme hakkına sahip olmuşlardır. Ancak, ülkemizde yasal eşitliğe rağmen, kadınlar daha sonraki yıllarda ve günümüzde de seçilme hakları önündeki engelleri aşamadılar. Bugün TBMM’de 550 milletvekilinin ne yazıkki sadece 50’si kadındır. 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde ilk kez bir önceki döneme kıyasla kadın milletvekili oranı %100 artmıştır, buna rağmen TBMM’de kadın milletvekili oranı %10’ bile ulaşamamıştır. Bu nedenle, kadın kuruluşları Seçim ve Siyasi Partiler Yasalarının kadınlara fırsat eşitliği tanıyacak şekilde değiştirilmesi gerektiğini savunmaktadırlar.
Ancak, devrim sürecinden sonra ülkemizde kadın erkek eşitliğine yönelik çalışmalar uzun yıllar ihmal edilmiştir. Gelişmiş ülkelerdeki ilerlemeler izlenmemiş, gelişmelere uyum sağlanamamıştır. 1970’ lerden itibaren  dünyada yükselen kadın hareketi Türkiye’yi etkilemiş, ülkemizde bu yolda çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Özellikle 1980’lerden sonra ülkemizin, kadın haklarının geliştirilmesi amacıyla düzenlenmiş uluslararası sözleşmelere taraf olması, eşitlikçi politikaların yeniden gündeme gelmesini sağlamıştır.

 

1970’lerden sonra cinsiyete dayalı ayrımcılığın kaldırılması amacıyla uluslararası alanda sürdürülen çalışmalar ülkemizde de etkilerini göstermiştir. Birleşmiş Milletler’in düzenlediği geniş katılımlı Dünya Kadın Konferansları, Avrupa Konseyinde yapılan çalışmalar, günümüzde 180 ülkenin kabul etmiş olduğu Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığı Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW), Türkiye’de günün koşullarına uygun yasal değişikliklerin yapılması açısından itici güç olmuştur. Kadın kuruluşları, kadın hukukçular uluslararası alanda yaşanan gelişmelerin ülkemize yansıtılması için yoğun çaba sarf etmiş ve etmektedirler.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 1979 yılında kabul edilen ve 1981 yılında yürürlüğe giren CEDAW’ı Türkiye 1985 yılında onaylamıştır. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 14. maddesine paralel bir anlayışla CEDAW’ın hareket noktası da “ayrımcılığın kaldırılması” olmuştur. Sözleşmenin Aile Hukuku konusundaki maddelerine çekince koyarak onaylayan Türkiye, daha sonra “eşlere eşit haklar tanıyan” Medeni Kanun Tasarısının  gündeme gelmesi üzerine 1999 yılında çekinceleri kaldırmıştır.

a) Hukuk Alanında Gelişmeler

1985 yılında Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığı Kaldırılması Sözleşmesi Türkiye tarafından onaylandı.

1990 yılında Devlet Bakanlıklarından biri Kadından ve Aileden Sorumlu olarak  görevlendirildi.
1992 Medeni Kanunda kadının çalışmasını kocanın iznine  bağlayan 159. madde “eşitlik ilkesi”ne aykırılık gerekçesiyle Anayasa Mahkemesince iptal edildi.
1995 4. Dünya Kadın Konferansında Pekin Sonuç Bildirgesi çekincesiz olarak kabul edildi. Kadın  okur yazarlığının %100’e çıkarılması taahhüt edildi.
1997 Zorunlu temel eğitim 5 yıldan 8 yıla çıkarıldı. Kız çocukların daha uzun süre   okula devamı sağlandı.    
1997 Medeni Kanun’da değişiklik yapılarak “evli kadına  kocasının soyadı ile birlikte, kendi soyadını da taşıma  hakkı” verildi.
Türk Ceza Kanununda kadının ve erkeğin zinasının suç oluşturmasını farklı unsurlara bağlayan 440 ve 441. maddelerinde yer alan hükümler, kadın erkek eşitliğine aykırılık gerekçesiyle Anayasa Mahkemesince iptal edildi.

1998 Ailenin Korunmasına Dair Kanun  kabul edildi. 4320 sayılı Kanun ile aile için şiddete  uğrayan kişilerin korunmasına ve şiddet uygulayanın evden uzaklaştırılmasına ve kararda  belirtilen uzaklaştırma süresi için nafaka ödemesine ilişkin tedbirlere hükmedilmesine yer verildi. 
1998 Gelir vergisinde aile reisinin beyanname vermesi uygulaması kaldırıldı. Kadınlar kocalarından ayrı olarak beyanname verme hakkına sahip oldular.
1998 Aile Hukuku bölümünde köklü değişiklikler yapılan Medeni Kanun Tasarısı tartışmaya açıldı.

b) Kurumsallaşmada Gelişmeler

Dünya Kadın Konferanslarında alınan kararlar ile üyesi olduğumuz Avrupa Konseyinde yapılan çalışmalar ve özellikle 1979 yılında Kadınlara  Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin kabul edilmesi ve  Türkiye’nin 1985 yılında Sözleşmeyi onaylamasıyla birlikte, ülkemizde kadına yönelik özel politikaların oluşturulmasına hız verilmiştir. Bilindiği gibi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, en geniş katılımlı ancak aynı zamanda en çok çekince konulan bir uluslararası Sözleşmedir. Bunu devletlerin ataerkil zihniyetin sürdürülmesindeki ısrarlı tutumları diye yorumlamak yanlış olmayacaktır. Türkiye, Sözleşmeyi onaylarken aile hukukuna ilişkin koyduğu çekinceleri Medeni Kanun değişikliği gündeme geldiğinde kaldırmıştır.
Hareket noktası “ayrımcılığın kaldırılması” olan Sözleşme, bilindiği gibi devletleri hem kadınlara karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması için somut adımlar atmakla yükümlü kılmakta, hem de bütün ilgili kişi, kurum ve kuruluşları kadınlara karşı ayrımcılık yapılmasını önlemekle görevlendirmektedir. Sözleşmenin bağlayıcı niteliği gereği, devletler bu yükümlülüklere uymak zorundadırlar.
Kadınlara  Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin ülkemizde yürürlüğe girmesinden sonra kadın erkek eşitliği için özel politikalar oluşturulmasına hız verildiği, ulusal mekanizmaların kurulduğu, kadın araştırmalarına akademik alanda yer verildiği, kadın kuruluşlarının işbirliği yaparak daha etkili bir baskı grubu oluşturduğu görülmektedir. Bu gelişmelerin bazılarına ayrıntıya girmeden satır başlarıyla değinecek olursak;
- Beş  Yıllık   Kalkınma   Planları   çerçevesinde   kadın politikaları geliştirmek amacıyla ulusal mekanizma olarak Başbakanlığa bağlı Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü kuruldu.
-  Devlet Bakanlıklarından biri Kadından Sorumlu olarak görevlendirildi.

Yukarıda özetle değinilen gelişmeler, kadın sorunlarının görünür kılınmasına, farkındalık yaratılmasına, bu konuda çok sayıda yayın yapılmasına, toplumsal duyarlılığın artmasına, kadınların kendileri ile ilgili konularda alınan ve alınacak olan kararlardan haberdar olmasına destek oluşturmuştur.
Bu açıdan, kadın haklarının geliştirilmesi amacıyla kabul edilen  Uluslararası Sözleşmelere ülkemizin taraf olması  önem taşımaktadır.

III.  Avrupa Birliği’ne Uyum Sürecinde kadın erkek eşitliğinin sağlanması amacıyla yapılan yasal değişiklikler (1999 – ...)

                  Avrupa Birliği’nin 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde yapılan Helsinki Zirvesi’nde ülkemizin aday ülke statüsü tescil edilmesi üzerine AB’ne uyum süreci başlamıştır. AB Komisyonunca hazırlanan Katılım Ortaklığı Belgesi 4 Aralık 2000’de AB Bakanlar Konseyince kabul edilmiştir. Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı da 19 Mart 2001’de Bakanlar Kurulunda kabul edilerek 24 Mart 2001’de Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Ulusal Program’da Türkiye’nin AB’ne uyum sürecinde kısa ve orta vadede yerine getirmesi gereken çalışmalar belirlenmiştir. 24 Mart 2001 tarihli Ulusal Programda “kadın erkek eşitliği”nin sağlanmasına yönelik kısa ve orta vadeli taahhütler aşağıda görüleceği üzere yerine getirilmiştir. Anayasa’da, Medeni Kanun, İş Kanunu ve Ceza Kanunu’nda bu yolda değişiklikler yapılmış, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesi Ek İhtiyari Protokol’u onaylanmış, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün Teşkilat Kanunu kabul edilmiştir.
24 Temmuz 2003 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan Ulusal Program’da kısa ve orta vadeli taahhütler yanında, belirlenen takvim içinde “Türkiye Ulusal Programının Uygulanması, Koordinasyonu ve İzlenmesi” de öngörülmüştür. Söz konusu Programda kadın erkek eşitliğine ilişkin bölümünde özellikle aile ve çalışma yaşamının uyumlaştırılmasına yönelik AB Yönergelerine uyum yasalarının 2004 sonuna kadar çıkarılması planlanmıştır.
            6 Ekim 2004 tarihinde AB Komisyonu “Türkiye ile müzakerelerin başlamasını öneren” İlerleme Raporunu açıklamıştır.
17 Aralık 2004 AB Zirvesinde de Konsey tarafından müzakerelerin başlatılması kararı verilmiştir. Kadın erkek eşitliği müzakereler sırasında üzerinde önemle durulacak konuların başında gelmektedir. Bilindiği gibi, AB tarafından hazırlanan “Türkiye’de Kadın Hakları” Raporu Avrupa Parlamentosu gündeminde yer almıştır.
            AB’ne uyum açısından Anayasa’da ve Yasalarda yapılan değişiklikler:        
            a) Anayasa’da yapılan değişiklikler:
2001’de Anayasa’nın 41.maddesinin 1.fıkrasına “eşlerarası eşitlik” ilkesi eklendi.
3 Ekim 2001 tarihinde 4709 sayılı Kanunla kabul edilen 1. Uyum Paketinin (Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun) 17. maddesiyle değiştirilen Anayasa 41. maddesinin “Aile Türk toplumunun temelidir” fıkrasına “ve eşler arasında eşitliği dayanır” ibaresi eklenmiştir.
AB’ne uyum için Ulusal Programda kısa vadede yapılması taahhüt edilen Anayasa’da “kadın erkek eşitliği”ne ilişkin düzenleme TBMM’de 1. Anayasa değişikliği paketinde büyük bir hızla kabul edilmiştir. Ancak, ne yazıkki sadece 41. maddeye eklenen “eşlerarası eşitlik” ibaresiyle, yani sadece ailede eşitlikle sınırlı olarak geçiştirilmiştir. Aile içinde kadın erkek eşitliğinin sağlanması bakımından olumlu karşıladığımız bu hüküm, yaşamın her alanında eşitliğin sağlanmasına anayasal dayanak oluşturması bakımından yetersiz kalmıştır. Bu nedenle, yapılan değişiklik kadın hukukçularca “özde” değil “sözde” bir ilerleme olarak nitelendirilmiştir.
2001 yılındaki değişikliğin yeterli olmaması, bu konuya İlerleme Raporunda dikkat çekilmesi nedeniyle 2004 yılında yeni bir Anayasa değişikliği yapılmıştır.
            2004’de Anayasa’nın 10. maddesine “kadın erkek eşit haklara sahiptir. Devlet kadın erkek eşitliğinin yaşama geçirilmesinde yükümlüdür” kuralı eklenmiştir.       Ancak, bu defa da kadın kuruluşlarının bütün yol gösterici çabalarına rağmen “olumlu ayrımcılık” kavramına Anayasa’da yer verilmemiştir.
b) Yasalarda Yapılan Değişiklikler:
2001’de Türk Medeni Kanunu kabul edildi.
22 Kasım 2001 tarihinde yeni Türk Medeni Kanunu  kabul edilerek, 1 Ocak 2002’de yürürlüğe girdi. Böylece, AB’ne uyum açısından kısa vadeli taahhütler arasında yer alan Medeni Kanun değişikliği tamamlanmış ve ailede eşlerin eşit hak ve eşit sorumluluk sahibi olduklarına ilişkin hükümler kabul edilmiş oldu.
Aile Hukuku bölümünde, evlilik süresince edinilen malların eşit paylaşılmasını öngören “edinilmiş mallara katılma” yasal mal rejimi olarak kabul edildi. Ama eşit paylaşım esası Yürürlük Kanununun 10. maddesi gereğince mevcut evlilikleri, evlilik tarihinden itibaren değil, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonrasını kapsayacak şekilde düzenlendi. Oysa, hakça paylaşım esasına dayanan yeni yasal mal rejimi, eski Kanundaki mal ayrılığı rejiminin yol açtığı mağduriyetin giderilmesi amacıyla getirilmişti. Bu haksızlığın ve eşitliğe aykırı durumun düzeltilmesi, Yürürlük Kanununun 10. maddesinde değişiklik yapılmasıyla mümkün olabilecektir. Bu konuda iki kadın milletvekili tarafından verilen kanun teklifi TBMM’de beklemektedir. Yasaları eril iktidar düzenlediği sürece, kadın yurttaşların tam anlamıyla eşit haklar elde edebilmesi kolay olamamaktadır.
“Kadının Soyadı” maddesi, Medeni Kanunda kadınlara karşı ayrımcılığın halen devam ettiği bir kuraldır. 2002 de yürürlüğe giren MK.nun 187. maddesi gereğince “kadın evlenince kocanın soyadını almak zorundadır, önceki soyadını kocanın soyadı ile birlikte kullanabilir.”  Kadının soyadı kuralının İnsan Hakları Avrupa Sözleşmenin 14. maddesinde yer alan “ayrımcılık yasağını” ihlal ettiği gerekçesiyle, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne yapılmış olan başvuru kabul edilmiş ve Mahkeme, MK. 187. maddenin “ayrımcılık yasağına ihlal ettiğine” karar vermiştir (16 Kasım 2004).
İş Kanunu değişikliği ile “eşit davranma ilkesi” kabul edildi.
22 Mayıs 2003 tarihinde kabul edilen 4857 sayılı İş Kanunu’nun 5. maddesinde “eşit davranma ilkesi”ne yer verildi ve “doğum izni”, “iş yerinde cinsel tacizin iş aktinin feshinde haklı neden sayılması” gibi  kurallarla AB Yönergelerine uyum sağlandı. Bugünkü adıyla AB, başlangıçta sadece ekonomik bütünleşme amacıyla kurulmuş olduğundan kadın erkek eşitliğine yönelik Yönergeler de 2005 tarihine kadar kadının çalışma koşullarıyla sınırlı olarak çıkarılmıştır.
İş Kanunu’nda özetle aşağıdaki değişiklikler yapılmıştır:

AB’ye uyum amacıyla yapılmış olan İş Kanunu değişikliği sırasında, “ispat yükü” konusundaki Yönerge gözönüne alınmamış, bu husus eksik bırakılmıştır. 24 Temmuz 2003 tarihli Ulusal Programda, söz konusu Yönergenin 31.12.2004 tarihine kadar kabul edileceği planlanmıştır. Ancak henüz bu konuda bir değişiklik yapılmamıştır. Yönerge’de yer alan, “cinsiyete dayalı ayrımcılık yapıldığına dair karinelerin mevcudiyeti halinde, ispat yükünün karşı tarafa (davalıya) geçeceğine dair hüküm, ayrımcılığın kaldırılmasına yönelik olumlu bir adım olacaktır.
Bilindiği gibi, Avrupa Birliği yasaların kabulü yanında etkin bir uygulamanın da zorunlu olduğu vurgulamaktadır.
Çıkarılan uyum yasalarına rağmen, uygulamada cinsiyete dayalı ayrımcılık yapıldığına tanık oluyoruz. Örneğin, ÖSYM web sayfasında ve basında yapılan “kamu sektörüne sınavla eleman alınacağına” ilişkin duyuruda başvuruda bulunacaklarda aranılan koşullardan biri “cinsiyeti erkek olmak” idi. Doğrudan ayrımcılık unsurunu içeren bu duyuru, aslında hem Türkiye’nin taraf olduğu Kadınlara Karşı her türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesinin 11. maddesine, hem İş Kanunu 5. maddesine (eşit davranma ilkesine), hem de AB’nin bu konudaki Yönergesine aykırıdır. İstanbul Barosu Kadın Hakları Komisyonu’nun tepkisi ve başvurucuları uyarması üzerine “cinsiyeti erkek olmak koşulu” duyurudan kaldırılmıştır.
Ek İhtiyari Protokol onaylandı.
2002 - BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesi’nin taraf devletlerce fiili olarak yaşama geçirilmesini ve etkin denetimi sağlamak üzere kabul edilen Ek İhtiyari Protokol Türkiye tarafından 30 Temmuz 2002 tarihinde onayladı. 
1 Ocak 2003 ‘de Aile Mahkemeleri kuruldu.
Aile mahkemeleri, Aile hukuku ile ilgili dava ve işlere bakması yanında, aile içi şiddetten korunmaya ilişkin 4320 sayılı Kanun'dan doğan davalara da bakmakla görevli kılındı.
30.1.2003 - BM İnsan Ticaretinin - Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine, Cezalandırılmasına İlişkin Protokol onaylandı..
2005 - Yeni Türk Ceza Kanunu ile kadınlara karşı ayrımcılık içeren maddeler kaldırıldı. Kadın kuruluşları ve özellikle kadın hukukçular 1993 yılında ve sonrasında Medeni Kanun değişikliği için yürüttükleri yoğun çalışmaları, kampanyaları, TCK görüşmelerinde de aynı kararlılıkla sürdürdüler. 1 Haziran  2005’de yürürlüğe giren Ceza Kanununda kadın birey olarak kabul edildi, kadının cinselliğine karşı işlenen suçlar “Kişilere Karşı İşlenen Suçlar” başlığı altında düzenlendi. Kadının cinselliğine karşı işlenen suçlara önceki TCK da “topluma ve edep törelerine karşı suçlar” kapsamında yer verildiği gözönünde tutulduğunda bunun önemli bir gelişme ve bunun “kadın yurttaşlar” açısından TCK.nun felsefesinde köklü bir değişim olduğunu kabul etmek gerekir.
Yeni TCK.da: “töre saikiyle” kasten öldürmeye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” verilmesi; “iş yerinde cinsel tacize üç yıla kadar hapis cezası verilmesi” ; “evlilik içi tecavüzün, tecavüze uğrayanın şikayetine bağlı olarak suç sayılması”; “kadının tecavüz edenle evlendirilmesi halinde tecavüz edenin suçunun ertelenmesine ilişkin maddeye yer verilmemesi” başlıca yeniliklerdir. Aile içi şiddetin sürekli uygulanması durumunda, eziyet suçunun oluşacağı kabul edildi. Fiilin eşe ve çocuklara karşı işlenmesi, suçun nitelikli halleri arasında sayıldı. TCK’da ayrıca “aile hukukundan doğan yükümlülüğün ihlali” de suç sayıldı.
TCK nun 82. maddesinde “töre saikiyle öldürme” öldürme suçunun nitelikli hali olarak kabul edildi. Bunun “namus saikiyle” olarak yasaya girmesi konusunda kadın kuruluşları büyük çaba göstermelerine rağmen, yasaya “namus adına işlenen suç” olarak girmedi. Oysa, Türkiye’nin de katıldığı 30 Ocak 2003 tarihli BM Genel Kurulunun 57. Oturumunda “namus adına kadınlara karşı işlenen suçlar”ın önlenmesine yönelik kapsamlı bir çalışma yapılmış ve bu konuda karar alınmıştır. Bu kararın altında Türkiye’nin de imzası vardır. Ancak yasakoyucu tarafından, TCK.da “namus” yerine “töre” sözcüğüne yer verilmesi tercih edilmiştir. Bütün çabalara rağmen, TCK.nun Mecliste görüşülmesi sırasında “bekaret kontrolunun – genital muayenenin” kadının rızasının alınması koşuluna yer verilmemiş, hakim ve savcını talebi yeterli görülmüştür.
27 Ekim 2004 tarihinde Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü Teşkilat Ve Görevleri Hakkında Kanun  kabul edildi.
           Kadınlar Haklarını Kullanıyorlar
AB’ne uyum sürecinde, örneğin 2002 tarihinde yürürlüğe giren Medeni Kanundan, 2003 tarihli İş Kanunundan, 2005 tarihli Türk Ceza Kanunundan kadın erkek eşitliğini ihlal eden hükümler büyük ölçüde kaldırılmıştır. Yasaların eşitliğe uygun çıkarılması çok önemlidir. Ancak bunun yanında yeni kuralların kamu oyuna, kadın erkek tüm yurttaşlara tam anlamıyla anlatılması, yurttaşların hakları konusunda bilgi sahibi olmaları gerekir. Hakları konusunda bilgi sahibi olan kadınlar, eşitsizliğin farkında oluyor, cesaretleri olduğunda da haklarını kullanıyorlar. Bu konuda İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezine (2005 yılında yaklaşık 13000 başvuru olmak üzere) çok sayıda kadın başvurmaktadır. Başvuran kadınların %50’sinin haklarını bilmediği, % 30’unun haklarını bilmesine rağmen kullanamadığı, ekonomik bağımsızlığının olmaması nedeniyle hakkını kullanma cesaretinin olmadığı görülmüştür. Kadınların % 20’si ise hakları konusunda bilgi sahibi olup yargı yoluyla haklarını savunuyorlar. Kadınların Adalete erişimi (access to justice) konusunda AB ülkelerinde uygulanmakta olan destek programlarının benzeri çalışmalar Barolarda yapılmaktadır. Baroların adli yardım büroları dar gelirli olan ve hakkını aramak için dava açmak isteyen yurttaşlara ücretsiz avukat tayin etmekte ve gerektiğinde mahkeme masraflarını da karşılamaktadır.
Cumhuriyet tarihimizin yukarıda ele aldığımız her üç zaman diliminde kadın haklarında adım adım gelişme olduğu görülmektedir. Amaç, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan kadın erkek eşitliğinin, aileden başlayarak toplumsal yaşamın her alanında, eğitimde, çalışma yaşamında, siyasette çağdaş standartlarda yasal temele dayandırılması ve yaşama geçirilmesidir.
Kadın Haklarında Geri Adım Mı?
Son yıllarda AB’ne uyum adına yasalarda değişiklik yapılarak demokratikleşme yolunda kadın haklarında ilerleme sağlanmıştır. Ancak, ne yazıkki ülkemizde son yıllarda Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesinden, laiklik ilkesinden geri adımlar atılmaya yönelik girişimler de sergilenmektedir. Dış güçlerce yönlendirilen ve ülkeyi yönetenlerin de buna sessiz kaldığı hatta desteklediği “Ilımlı İslam” modeliyle, ülkemizde din esaslarına dayalı bir toplumsal yaşamın yaygınlaştırıldığı görülmektedir. Özellikle kadınlar üzerinden, okullarda kız çocuklar üzerinden görünür kılınan bu girişimler endişe verici boyuta ulaşmıştır.
Örneğin, Cumhuriyet tarihimizde ilk kez yeni bir Anayasa hazırlığında “kadın haklarında geri adım” atıldığına tanık olunmuştur. Türkiye’de “yurttaşlara”; “hukuk kurumlarına” tanıtılmadan önce AB’de ve ABD’de de anlatılan yeni Anayasa Taslağının “Eşitlik” başlığı altında düzenlenen 9. maddesinde, Anayasamıza 2004 değişikliği ile giren “kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür”  hükmüne yer verilmemiş; getirilen yeni düzenlemede Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunmayı gerektiren kesimler için alınan tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz”  denilerek, kadın erkek eşitliği Anayasadan çıkarılmak istenmiştir.
Oysa Cumhuriyet tarihimiz boyunca demokratikleşme yolunda yapılan her Anayasa değişikliğiyle, kadın haklarında da gelişme sağlandığı görülmüştür. 1924; 1961; 1982 Anayasalarında bu gelişmeyi görmekteyiz.
Bilindiği gibi, 9 Şubat 2008’de TBMM’de kabul edilerek; 23 Şubat 2008 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan Anayasanın 10. ve 42. maddelerindeki değişiklikle  üniversitelerde “kılık kıyafet serbestisi” adı altında “türban” serbest bırakılmak istenmiştir. Ancak, YÖK yasasında bu açıdan gerekli değişiklik yapılmadığı için, YÖK başkanının girişimleriyle uygulamaya geçirilmek istenmesine rağmen Danıştay yürütmeyi durdurmuştur. Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapılırken Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin “türbanın bir siyasi simge olduğuna ilişkin kararları” dikkate alınmamıştır.
Kadının eğitim, istihdam, aile içi şiddet ve siyasete katılım konularında temel sorunları dururken, kadın sorununu “türbanla üniversiteye girememesine” indirgeyerek, üniversitelerin kadın üzerinden toplumu ayrıştıran bir zemin olarak kullanılması toplumda huzursuzluğa, üniversitelerde gerginlik yaşanmasına yol açmıştır. Kadının tek sorununu “türban” gibi sunanlar, şu söylem ve eylemleri dikkate almalılardır; - son beş yılda kadın istihdamı azalmıştır; - bir Bakan, “kocası iyi kazanıyorsa kadın çalışmamalı” diyebilmiştir; - “çalışan kadın aldatır” diyen kamu görevlisi imama ülkeyi yönetenlerden karşı çıkan olmamıştır; - kamu kurumlarına eleman alırken “cinsiyeti erkek olma koşulunu “arayan ilanlar verilmiştir; “kadınlara en az üç çocuk doğurun” sözlerinin “kadınların yeri evidir” zihniyetinden kaynaklandığı gözardı edilmemelidir. “Kadının yeri evidir, çalışması ne gerekir, pozitif ayrımcılık kadınların aşağılanmasıdır” anlayışına sahip bir iktidarın Kadından Sorumlu Devlet Bakanının Türkiye’nin onayladığı ve taahhüt ettiği uluslararası Sözleşmelerden kaynaklanan pozitif ayrımcılığı savunan kadın dernekleri üyelerine dava açmış olduğunu; bu görevini iktidarın ikinci döneminde de sürdürdüğünü unutmamak gerekir.
Aslında, kadının özgürlüğü adına yapıldığı ileri sürülse de, Anayasa 10. ve 42. maddeleri değişikliğindeki bu ısrar, “türban” kadının özgürlük sorunu olmaktan çıkmış, Türkiye'de dinin siyasete alet edilip edilmemesi sorunu haline gelmiştir. Bu girişimin olumsuz yansımaları olduğu görülmektedir. Bu nedenle olsa gerek, Cumhuriyet tarihimizde ilk kez bir Cumhurbaşkanı uygun bulduğu kanunla ilgili gerekçe yazma ihtiyacı duymuştur. Bilindiği gibi, Cumhurbaşkanları Anayasa’nın 89. maddesine göre, sadece yayımlanmasını kısmen veya tamamen uygun bulmadığı kanunları, bir daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderirken gerekçe gösterirler. Ancak, Cumhurbaşkanı Anayasa 10. ve 42. maddesindeki değişiklikleri uygun bulduğu halde, uzun bir gerekçe yazmıştır. Cumhurbaşkanı’nın Gerekçesinde yer alan “...bazı vatandaşlarımızın endişelerinin de anlayışla karşılanmasında ve bu endişeleri giderecek düzenlemelerin hayata geçirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır..”  gibi ifadeleri ülkede yaşanan gerginliği görünür kılmıştır.
Açıkça görülmektedir ki, Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesinin ve laiklik ilkesinin göz ardı edildiği, demokrasinin amaç olmaktan çıkarıldığı her durumda kadın erkek eşitliği de zedelenmektedir. Türkiye’den önce AB’de ve ABD’de anlatılan, yeni Anayasa Taslağında kadınlarla ilgili “geri adım niteliğindeki” kuralı gözden kaçırmamalı ve ülkemizde kadınlar üzerinden görünür kılınan Büyük Ortadoğu Projesinin Ilımlı İslam modelinin yerleştirilmesi yolundaki girişimlere sessiz kalınmamalıdır. Başta kadınlar olmak üzere yurttaşlar, bu gelişmelere sessiz kalmayacaklarını Tandoğan’da, Çağlayan’da, meydanlarda göstermişlerdir. Cumhuriyetin “yurttaşları”  Ilımlı İslamın “kulu” olmayacaklarını, laiklikten geri adım atılmasına izin vermeyeceklerini haykırmışlardır.
Ancak, önemle vurgulamak gerekir ki, bir ülkede herkesin insan haklarından, kadın haklarından, çocuk haklarından tam anlamıyla eşit olarak yararlanabilmesi için, ön koşul BARIŞ’ın sağlanmış olmasıdır. Barış olmadan insan haklarından, eşit haklardan söz edebilmek mümkün değildir. Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” sözlerinin önemi günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir.
*“Çağdaşlık ve Yurttaşlık Bilinci” Kitabından (Cumhuriyet Kitapları)

Metin-6)       Algı Çağında Yurttaşlık Kimliği ve Yurttaşlık Bilinci..
Prof.Dr.Yaşar Hacısalihoğlu
Beykent üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

 

Geniş halk kitlelerine yönelik olarak “neyin gerçek olduğu değil neye inandırıldığı önemlidir” savında yatan gerçeklikte de saklı olduğu gibi   çağımız bir algı çağı olarak biçimlenmektedir.Bu durum aslında  21.yüzyılı kimliklendiren  bilgi-iletişim vurgusunun ileri aşamasıdır.Bilgi-iletişim çağının işlevselleştirilmesi olarak da nitelendirilebilir.Çünkü süreç içinde fark edilmiştir ki, bilgi üretimi , aktarımı ve taşıyıcılığı tek başına yeterli değildir.Bilginin bilince dönüşmesi esastır.Bilgi bilince dönüşerek yerleşiklik kazanır.Yüzeysellik aşılır.Dağınıklık sonlanır.Bilgi kurumsallaşır.Böylelikle kuşaklar arası aktarım öğesine dönüşür.Sürekli aranan,talep edilen ve dolayısıyla üretimi kalıcılaşan bir değere dönüşür.Bilginin bilince dönüşmüş hali aslında değere dönüşmüş halidir.Değerler korunarak ,sahip çıkılarak yaşatılır,kalıcılaştırılır.
Kalıcılık bilginin özümsenmesinin ve işlevselleşmesinin ilk adımıdır.Yüzeyselliğin aşılmasıdır.Sonraki adım yenilenebilir olmaktır ki,bunun da koşulu çağa uyum sağlamaktır.Bu durum aynı zamanda yaşanılan çağa katkı sunmaktır.Değer katmaktır.Evrensel birikime sende olanı en iyi biçimde sunabilme becerisini göstermektir.Bu çaba ise sürekli diri,canlı,uyanık ve üretici olabilmeyi zorunlu kılar.Bu zorunluluk ; yaşadığın çağın inceliklerini kavramayı ,neden-sonuç ilişkisinden dersler çıkartabilmeyi sağlar.Böylece geleceğe dair kavrayış yeteneği gelişir ve gelecek için öngörü zenginliği yaşam bulur.
Yaşadığımız çağda yeniden biçimlendirilen güç mücadelesi devletler ve toplumlar açısından özenle ve eksiksizce irdelenmeyi gerekli kılmaktadır.Bu gereklilik zemininde bilginin bilince dönüştürülmesi, devlet ve toplum yaşamında sistemli olabilmenin aracısıdır.Sistemli olabilmek ise kurumsallaşmanın zemini,bugünden geleceği tasarlayabilmenin becerisidir.
Bir ülkenin toplum yaşamını doğrudan etkileyen her alanda kurumsallaşmanın sağlanabilmiş olması,parçaların bütüne hizmet etmesi , zamanında ve doğru bir biçimde işleyen bir sistemin varlığına işaret eder.
Böylesi bir işleyiş ise;o ülkenin tüm varlıklarını ve değerlerini tanımasını , sistemin bir parçası kılmasını ve geleceğe giden yolda temel dayanaklar haline getirmesine imkan sunar.
Sanayiden ticarete,eğitimden sağlığa tarımdan madenciliğe hemen her alanda bir ülkenin toplumuyla bütünleşmiş,kararlılık içeren politikalar benimsemesi sistemli olabilmenin yansımasıdır.
Uluslararası sistemin asli unsuru olan devletlerin varlık nedenleri ve güç kimlikleri sahip oldukları sistem ve onun işleyişiyle ölçülmektedir.Milli güç unsurlarının bir bütünün parçaları olarak kabul görmesi,birinin eksiğini diğerinin gidermesi,ortak hedefe hizmet eder kılınması o devletin güç kimliğinin belirleyicisidir.
Yurttaş Kimliği ve Yurttaşlık Bilinci…
Bu güç kimliğini pekiştiren,ona yaşam alanı sunan o ülkenin yurttaşlık bilincidir.Millet olgusunun yapıtaşı yurttaş kimliğidir.Yurttaşlık, birey olmanın gereğini vatan duygusuyla yoğurabilmenin becerisidir.Yaşadığın coğrafyaya ve sahip olduğun  değerlere sahip çıkma bilincidir.Yaşadıklarından sorumluluk duyabilmeyi,ne yaşadığını,nasıl yaşadığını ve niçin yaşadığını kavrayabilmeyi başarmaktır.Yurttaşlık kimliği bir bütünün asli parçası olmanın davranış biçimidir.Ayrışmanın değil bütünleşmenin öncüsüdür.Yıkımın sebebi değil yaratıcılığın öznesidir.Sorumluluk taşıyan,sorgulamayı başaran , millet-devlet bütünleşmesinin temel aktörü olduğunu unutmayandır.
Yurttaşlık kimliği;yurt sevgisini sorumluluk taşımayla,dayanışmayla ,bütünleşmeyle ve üretmeyle ölçebilme becerisidir.Kuşaklar arası değer akışının öznesi,ulusaldan evrensele değerler buluşmasının ısrarcısıdır.Demokrasinin insan mutluluğuna ve refahına hizmet için varolduğunu bilendir.Demokrasinin, özgürlüklerin ve insanca yaşamanın koşullarının sağlayıcısı olduğunu ısrarla savunandır.Demokrasilerin koruyucu meleğinin hukuk olduğunu,adalet duygusunun en derin insani değer olduğunu bilendir.Hukuka sığınmanın adalet talebi olduğuna inanandır.Hukuksuzluğa,haksızlığa ve adaletsizliğe direnendir. 
Algı çağının sürükleneni değil,gerçeklerin sürükleyicisidir.Gerçeklerle geniş halk kitleleri arasında  çekili tutulmak istenen sis perdesinin dağıtıcısıdır.Var olanı yokmuş gibi,yok olanı varmış gibi göstermenin,değerlerle ve kavramlarla oynayarak,içini boşaltmanın,farklı anlamlar yüklemenin oyun düzenini boşa çıkartandır.Gerçeğe ulaşarak,değerlere sımsıkı sarılarak,çağın gereklerini gözden uzak tutmayarak,geleceğe güvenle bakabilen bir neslin yetişmesinin sorumluluğunu hissedendir.
Sağa sola savrulmayandır.Benliğini ve kimliğini her koşulda yitirmeyendir. Üretmeden tüketmeyendir. Mutluluğu tüketimde aramayan,mutlulukta tüketildiğinde çaresiz kalmayandır.Üretmenin mutlululuğunu yaşayandır. Üretmenin bağımsızlık olduğunun bilincini taşıyandır.
Satın aldıklarıyla kendini değerli kılmayan,değer üretendir. Değerler ayrıştırmasına direnendir. Milli,manevi ve cumhuriyet değerlerinin aynı bünyede,aynı kimlikte ,aynı kişilikte aynı zamanda  buluşabileceğini ısrarla savunandır.Bu değerlerin çatışmanın değil uyumun ,huzurun özneleri olduğunu yerleşik kılandır.
Zihinsel yarılamalara,zihinsel tutsaklığa ve işgale karşı durandır.Zihinleri ele geçirmenin engelleyicisidir.
Yurttaşlık kimliği; yeniden kalkınma heyecanını hissetmektir.Borç sarmalından kurtulmanın, tasarrufu ve yatırımı unutmamanın bilincidir.
Çağın ileri teknolojisini üretebilmeyi ,başkalarının   boyunduruğuna girmemeyi amaç edinendir.
Ülkesinin  ulusal pazarını, piyasasını yani ekonomisini dış baskılarla ve korumasızca “dışa açarak” değil, ancak kendi iradesiyle “dışa açılarak” kalkınmanın gerçekleşebileceğini inanandır.
Milli kaynaklarını bilerek, coğrafi olanaklarını yeterince tanıyarak ve ona sahip çıkarak, özünü, kendi kaynaklarını seferber ederek davranabilmeyi öncelikli kılandır.
Ülkesinin tarihsel, kültürel ve coğrafi birikimiyle özdeşleşen ve bu temelde bütünleşen, yaşadığı mekana sahip çıkma bilincini yitirmeyen ve bireysel çıkarını toplumsal çıkarın önüne koymayandır.Bu bilinci taşıyan  bir neslin yetişmesini hedefleyendir.
Ortak çıkarda buluşmayı beceremeyen, dağınık savruk, kolayca borçlanabilen, satın aldıklarıyla değerlendiğini sanan, böylece ülkesinden, değerlerinden kopan , geleceğini tasarlayamayan, duyarsızlaşan, değerlerden arınarak vatan ve millet bağlılığını yitiren, bağımsızlıktan kolayca ödün veren, başkalarının uzantısı olmaktan kurtulamayan, benliğini ve kimliğini yitiren aslında varlık nedenini kaybeden kuşakların yetişmemesi için uğraş verendir.
Yurttaşlık kimliği;Yaşanılan ortamı ve koşulları özümsemektir,gerçeği kavramak ve yaşamını gerçeğin izinde sorumluluk duygusuyla sürdürmektir.Sorunun kaynağına eğilmektir,çözüm üretmek,ürettiklerini paylaşmaktır.
Yurttaşlık;değer katmaktır,yaşadığı topraklarla yoğrulan,yaşadığı havanın kokusunu özümsemektir.Doğup büyünülen topraklara memleketim diyebilmektir.Yılmamak,direnmemek,zorluklara teslim olmamak,gerektiğinde ise bedel ödeyebilmektir.Zihin bulanıklığı yaşamamak,tutarlığı yitirmemektir.
Yurttaşlık;ülkesine sevdalı,milletinin mutluluğuna tutkulu,geleceğe aydınlık bakabilmektir.Millet ve ülke çıkarlarının önüne kişisel çıkarını koymamaktır.İnsanı sevmek, dağını taşını özlemek,tarihsel ve kültürel değerlerle yoğrulmaktır.
Yurttaşlık;ülkesine,halkına yabancılaşmamak,değer bilmek vefa duygusunu yitirmemektir.Güce  tapmamak ,fırsat kollamamak,ikiyüzlülüğü yaşamın kurnazlığı saymamaktır.Kendine saygısı olmak, özgüvenini yitirmemek,geleceğe dair sözü olmaktır.Ülkesinin sorunlarına sırtını dönmemek,gerçekleri gizlememek,paraya tutsak olmamaktır.
Yurttaşlık;sorumluluktan kaçmamak,meşalesi sönmemek, dürüstlüğü gölgelenememek, satın alınamamaktır. Ülkesinin değerleriyle yoğrulmak,halkına tepeden bakmamaktır.Ülkesini ve halkını aşağılamamak,gücünü ve kimliğini ülke dışında aramamaktır.Taklit etmemek,yeni değerler üretmektir.
Yurttaşlık ; umudunu yitirmemek,inancını,direncini egemen kılmaktır.
Ve yurttaşlık kimliğini taşımak;karakterine bağımsızlık ve özgürlüğü aşılamaktır.
*“Çağdaşlık ve Yurttaşlık Bilinci” Kitabından (Cumhuriyet Kitapları)

 

 

Metin-7)                    YOLSUZLUKLA MÜCADELENİN ÖNEMİ

                                                                                                                                                    Dr.Zafer Fortacı
                                                                                                                                                  YHD Gn.Sekreteri

Davos’ta yapılan PWC (Price Waterhouse Cooper) 2000 Raporu’na göre,Türkiye rüşvetin ekonomiye
en çok zarar verdiği dünyadaki dördüncü ülkedir:1)Çin, 2)Rusya, 3)Endonezya, 4)TÜRKİYE.
(Bunun sonucu olarak,Türkler %36 daha fazla vergi ödemek zorundadır.)
15 Ocak 2002 tarihli Washington Times’taki habere göre,Dünya Bankası Türkiye’yi rüşvet listesinin baş tarafına koymuştur.
Bu sıralamayı yapan uluslarası güçlerin,henüz rüşvet veren ülkeler sıralamasını yapmaktan kaçındıklarını da unutmamak gerekir.
Gelişmiş ülkelerde gerekli hukuki ve toplumsal altyapının oluşması dolayısı ile gelişemeyen yolsuzluklar,bu önlemleri alamayan toplumlarda boy göstermektedir. Küreselleştikçe küçülen dünyanın en önemli ahlaki ve toplumsal gelişme sorunlarından biri haline gelmektedir.
Yolsuzluğun nedenleri çok çeşitli olmakla birlikte,sonuçları hep aynıdır:
*Yoksulların durumunu daha da zorlaştırıp haklarını elinden alır.
*Demokrasiyi temelinden sarsar.
*Hukukun üstünlüğü ilkesini bozar.
*Eşitlik ve adalet ilkelerini ve devlete olan güveni sarsar.
*Ekonomide rekabeti olumsuz etkiler.
*Suça teşvik eder,suç oranını arttırır,mafyalaşmaya yol açar.
*Teröre kaynaklık eden ortamı besler.
*Verimsiz yatırımlara yol açar.
*Yabancı sermayeyi kaçırtır.
*Kalkınmayı geciktirir.
*Yoksulluğu arttırdığı için toplumu ahlaki çöküntüye sürükler.
Yolsuzluk suçları;rüşvet,zimmet,emniyeti suistimal,ihaleye fesat karıştırma biçiminde doğrudan kamu görevlileri tarafından kamu kurum ve kuruluşlarında işlenebildiği gibi, sermaye piyasalarında, bankalarda,yatırım ortaklıklarında,özel finans kurumlarında tefecilik,sahtecilik,dolandırıcılık,kara para aklama gibi yöntemler uygulanarak da işlenebilmektedir.
Yolsuzluk ekonomisi,siyasi,ideolojik,dini ve ekonomik çıkar guruplarının bireyleri ve kurumları istismarına uygun ortam yaratırken,aynı zamanda bu çıkar guruplarının beslenip güçlenmesine ve faaliyetlerini sürdürmelerine olanak sağlamaktadır.
Kirli siyasetin ,irticanın ,bölücülüğün ve terörün esas olarak finans kaynağı yolsuzluk ekonomisidir.   
Yolsuzluklar illegal olarak yapıldığı gibi,legal olarak da yapılmaktadır.
Kendilerine emanet edilen kamu kaynaklarını halkın ihtiyaç ve çıkarlarına göre akılcı bir şekilde  kullanacakları yerde,kendilerinin ve yakın çevrelerinin çıkarlarına göre tahsis edenler ve bu tahsisleri alanlar,

Kamu yatırımlarını ülke ve ulus çıkarı ve ekonomik gerçeklere göre değil,kendilerinin veya çevrelerinin alacakları komisyona göre kararlaştıranlar ve bu komisyonu verip karşılığında kaynaklarımızı sömürenler,
Ekonomik sonuçlara yol açacak nitelikteki kararları ve uygulamaları halkın çıkarlarına göre değil,işbirliği içinde oldukları çevrelerin çıkarlarına göre alanlar ve icra edenlert ve bu kararlardan nemalananlar,
Ve böylece kamu kaynaklarını istihdam,üretim ve rakabet sağlayan ekonomik uygulamalarla değil;kendilerine ve işbirlikçilerine aktaranlar,yani yolsuzluk ekonomisinin mimarları ve aktörleri toplum içerisinde kabul görmek amacıyla değişik sivil toplum örgütleri içinde yapılanmaya gittiler.
Türkiye’nin öncelikli sorunları arasında olan yolsuzlukla mücadelede yapılması gerekenler bellidir;
1)Doğru ve iyi işleyen bir devlet idaresi için,yasaları ihtiyaçlara cevap verir hale getirmek ve uygulayıcılarını da eğiterek nitelik ve uzmanlıklarını kazandırmak yani hukuksal ve  kurumsal  alt yapı gereklidir.Örnek olarak 2000 yılında çıkarılan,ama daha sonra kaldırılan  4422 sayılı  “Çıkar Amaçlı Suç Örgütleri ile Mücadele Yasası” nı  gösterebiliriz.Bu yasanın yeniden  çıkarılması gerekir.
Orman arazileri , vakıf arazileri , naylon fatura ve kambiyo affı , yer altı ve yer üstü kaynaklarının
yağmalanmasına sebep olmuştur. Mal,hizmet  ve para dolaşımını  bilgisayar ortamında izlemek şarttır.
Devlet yönetimi saydam ve halkını bilgilendirmede cömert olmalıdır. Hazırladığı yasa tasarılarını toplumda yeterince tartışmaya açmalıdır.
Yolsuzlukla mücadelede eşitlik olmalı , yolsuzluğa bulaşan kişi ya da kurumlar arasında siyasi nedenlerle ayrım yapılmamalıdır.Mecliste haklarında dava dosyaları bulunan,dokunulmazlığın arkasına sığınmış milletvekillerinin ,yolsuzlukla mücadele etmeleri  inandırıcı olamaz.  Siyasetin ve medyanın bu mücadeledeki çıkar etkileşmesini önleyecek yasaların çıkarılması gerekir.Herşeyden önce yolsuzluğun nedenini  “laik ahlak” olarak gören zihniyetten kurtulmalıyız.
 Adalet yolsuzluğu önleyemediğinde,yolsuzluk adaleti yaralamaktadır.
2)Güçlü ve bilinçli bir sivil toplum hareketi için ,yurttaşlık bilincine sahip kişilerce oluşturulan ve esas olarak yönetimi denetleyebilen ve siyasal hesap sorabilen ,demokratik yapılanmalar olmalıdır.
3)Bilinçli,sorumlu ve ahlaklı yurttaşlar. Yolsuzlukla sınıf atlama ,“köşeyi dönme” yerine,çalışarak ve üreterek kazanma  modelini benimseyen  bireylerin  etkin olması   toplumsal kalkınmayı sağlayacaktır.
Mücadelenin en önemli unsuru olan halkımızı, her fırsatta aydınlatma ve bilinçlendirme çabası içinde olma görevi yine aydınlara ve sivil toplum kuruluşlarına düşmektedir.

Yurttaşlık bilincine sahip bireylerin oluşturduğu  bir sivil toplum ise mutlaka iyi ve doğru işleyen bir devlete sahip olacaktır.

Başa Dön >>