I. GİRİŞTürkiye ekonomisi Cumhuriyet tarihinin en bunalımlı yıllarını yaşıyor. “Düyun-u Umumiye” bilançosu gibi, büyük bir kısmı borç-faiz hesaplarına dönüşmüş bir devlet bütçesi, çökmüş bir bankacılık sistemi, yetersiz üretim ve artan issizlik. Dünya Berlin Duvarının çöküşünden bu yana yeniden şekillenirken, Türkiye hala ekonomik krizlerin labirentlerinde boğuluyor! Daha 1980'lerde ekonomisini dış rekabete açmış, piyasa ekonomisi kurallarını uygulayan bir Türkiye, aradan geçen bunca yıla karşın basiretsiz siyasalarla ekonomide hala genel dengeleri kuramıyor. Türkiye hala uzun vadeli bir kalkınma vizyonundan yoksun, stratejilerini bu yönde saptayamıyor. Daha da acı olan, geçtiğimiz son on beş yılda her şeyin çok iyi gittiğine inandırılmamız için sarf edilen gayretler, ve çoğumuzun da bu boş söylemlere inanmamızdır. Türkiye'nin kendine özgü bir ülke olduğu iddiasıyla, ekonominin kurallarına uymadan, yüksek enflasyon ve dengesizlikler içinde, gelir dağılımında adaleti de sağlamadan büyüyebileceğimiz savı bu gün geldiğimiz zor durumun en önemli nedenidir. Ekonomideki sorunların ve sıkıntılarının çoğunun temelinde toplumumuza, medyaya ve siyasi organlara hakim olan bu kısa görüşlülük yatmaktadır. Bunca vahim koşullar yaşanırken, Hükümetlerimiz ve politikacılarımız, çoğu zaman, iktisadi konulardan bihaber, ekonomiyi tahlil etmekten aciz ekonomi siyasası bilmeyen ve düşünmeden ahkam kesen bir takım iş adamlarının, gazetecilerin ve borsa yorumcularının etkisinde kalmıştır. İşler sarpa sarınca da ekonomi siyasasını dışarıdan ithal taşeronlara teslim etmiş bulunuyoruz. Oysa, ülkenin egemenlik hakları uluslararası kuruluşlara devredilemez! IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların, siyasal sorumluluk da taşımadıkları için, Türkiye gibi bir ülkenin ekonomisini günlük ayrıntılara girerek yönetmek olanakları yoktur. Bir ülkenin egemenliği her ne sebeple olursa olsun yabancıların ellerine terk edilemez. Nitekim, bu kuruluşlar Türkiye'ye ve Türkiye gibi birçok ülkeye dayattıkları istikrar programlarında maliyeti çok yüksek ciddi hatalar yapmışlardır ve yapmaya devam etmektedirler. Bu artık dünya akademik çevrelerince de kabul edilen bir gerçektir. 1997 Doğu Asya Krizi, 1998 Rusya krizi ve ardından Türkiye'de ve Arjantin'de elde edilen kötü sonuçlar bu gerçeğin kabulünde en önemli etken olmuştur. Bir ülkenin ekonomisini “Taşeronlar” la idare etmek mümkün değildir! |
II. YANLIŞ IMF PROGRAMLARITürkiye son on yıldır uyguladığı basiretsiz ekonomi siyasaları ile ekonomiyi çıkmaza sürüklemiştir. Çözüm olarak sunulan IMF programları ise sorunları çözmek yerine daha da ağırlaştırmıştır. 2000 yılı basında IMF dayatmalı istikrar programı, maliye ve bütçe disiplini bakımından makul fakat para arzı ve kur siyasaları acısından yanlış tasarlanmıştır. Model, kurları döviz çıpasına bağlarken, para arzını ancak dışardan gelen döviz karşılığında arttırılmasını öngörmekteydi. 1970lerde gelişen ülkelerde sermaye hareketlerinin serbest olmadığı bir dönemde düşünülebilecek böyle bir programın, Türkiye gibi uluslararası sermaye hareketlerinin çok artmış ve hızlanmış olduğu bir ortamda savunulması mümkün değildir. Kur oynamalarını dar bir bantla sınırlandırırken, para arzının piyasa gerekleri yerine tamamen spekülatif hareketlerle şiddetle dalgalanabilecek olan döviz arzına ve talebine bağlanmasının savunulacak hiçbir mantığı bulunmamaktadır. Nitekim 2000 yılı başında uygulanmaya konulan IMF programı 2001 yılı başında büyük bir tahribat yaparak çökmüştür. Medyanın ve medya iktisatçılarının beklentileri yönlendirmek için açtıkları yoğun bir propaganda desteğine rağmen çökmüştür. Çünkü, kesin olarak ifade ediyoruz, 2000 yılı IMF programı yanlış tasarlanmıştır. IMF iktisatçıları, Türkiye'nin kovertibilitiye daha 1990'ların başında geçtiğini adeta unutmuşlar, en azından görmemezlikten gelmişlerdir. Türk medyası ve medya iktisatçıları program çöküşünü siyasi kavgalarla izah etmeye çalışmış, IMF ise önceleri krize suçlu aramaya çalışmış, fakat sonunda sorunun program hatasından kaynaklandığını bizzat kabul etmek zorunda kalmıştır. IMF mayıs 2001 de Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı adı altında yeni bir programı uygulatmaya başlamıştır. Daha sonra IMF'e verilen niyet mektupları ile geniş yapısal reformları içeren bir programa benzetilmek istenen bu tedbirler ise istikrar önlemleri konusunda yeni yanlışlıklar içermektedir. IMF ve Dünya Bankasından gelen krediler kamu kesiminin ve bankacılık sisteminin açıklarını karşılamakta kullanılmış, iç piyasalardan borçlanma gereğini azaltarak da faiz oranları düşürülmeye çalışılmıştır. Bu yeni IMF yaklaşım da ekonomide dengeleri sağlamak yönünde kuramsal bir temele dayanmıyor. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı sadece bir borç erteleme operasyonundan ibarettir. Ancak bu operasyon dış borcu gereksiz ve tehlikeli şekilde artırarak yapılabilmiştir. Kısa süreli dış kredilerle iç açığı kapama ve ekonomide canlılık yaratma stratejisi kısa süreli bir bahar havası yaratabilir. Bu, pek çok kriz öncesi yaşanan, artan ithalattan kaynaklanan, üretmediğinizi tüketmeye dayalı bir bahar havasıdır. Bu strateji bir sure sonra ekonomide sağlayacağı çözümden çok yeni sorunlara yol açacaktır. IMF ve Dünya Bankası kredileri şeklinde ülkeye gelen döviz ya enflasyonu körükler, ya dövizin yerli parayı ikame etmesini sağlar, ya da, bunlar olmayacaksa, dış ticaret açıklarını arttırır. Yurda gelen dövizin enflasyonist etki yapmaması için Merkez Bankası piyasalardan döviz satacaktır. Bu da döviz kuru artışlarını yavaşlatarak dış ticaret ve dış ödemeler açığını büyütecektir. Kısacası, dış kredilerle iç borcu ikame stratejisi Türkiye'yi ya daha yüksek enflasyonlu bir durgunluğa, ya da kısa bir bahardan sonra yine çıkmaza sürükleyecektir. Kamu açıklarının ve banka desteklerinin büyük miktarlarda IMF kaynakları ile ödenmesi yoluna gidilirken hem Türk hem de IMF yetkilileri, devam eden yüksek faiz hadlerini ve enflasyonun nedenini anlamakta zorluk çekmektedirler. Genel olarak bunun nedeni piyasalara duyulan güvensizliğe bağlanmaktadır. Bu medyanın ve medya iktisatçılarının isine gelen bir izah olsa da, Türkiye'nin kamu iç borcunun büyüklüğü dikkate alınırsa, reel faizlerdeki sorunun sadece bir güven sorunundan değil, programın yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı sonuç olarak geçmişte yaşadığımız ve krizle biten kısır döngüyü daha yüksek seviyeye gelmiş iç ve dış borçlarla yeniden başlatmıştır. Türk ekonomisi bugün 2000 yılı krizden önceki durumuna daha borçlu olarak gelmiş ve yeni bir açmaza sokulmuştur. Enflasyona sürekli çare getirilmemiştir. Ekonomide durgunluk sürerken yanlış IMF programları ihracatı cezalandırarak zaten aşırı faiz ve kur hareketinden hasar görmüş reel sektörü daha da olumsuz etkilemiştir. İç ve dış borçlar hızla artmıştır. İç borcu dış kredi ile ödeme çabalarının ekonomiyi içine düşürdüğü bu açmazlar ne yazık ki hükümet ve IMF tarafından yeterince anlaşılamamıştır. Hükümet kendi programını geliştirmekten, hatta dışardan empoze edilen programları dahi anlamaktan aciz kalmıştır. Reform paketi adı altında sunulan önlemlerin Türkiye'nin kurumsal ve hukuki yapısı hakkında yeterli bilgileri olmayan yabancı uzmanlar tarafından hazırlanmış olması, bunların IMF takvimi altında alelacele ve toplumsal uzlaşma yaratılmadan yasalaştırılması ve bazı alanlarda büyük borç altına girilerek yapılması ciddi sorunlar yaratmıştır ve yaratmaya devam edecektir. Sonuçta ekonomik dengesizlikler giderilmemiş çözülmemiş, sadece sorunlar ertelenmiştir ve daha yüksek iç ve dış borçlarla çok daha karmaşık hale getirilmiştir. Bankalar kurtarılmaya çalışılırken, reel kesim unutulmuş ve ekonomi Cumhuriyet tarihinin en büyük gelir kaybına uğratılmıştır. Her çöken programın ardından artan borçlarla beraber ertelenen sorunların çözümleri de zorlaşmış, halk ezilmiş, seçenekler azalmış ve çözüm maliyetleri ise daha ağırlaşmıştır. |
III. YANLIŞ IMF PROGRAMLARININ SONUÇLARIIMF'in son iki yılda uygulattığı yanlış programları sorunları çözmediği gibi maliyeti çok yüksek olmuştur. Ekonomik durumun vahameti bir kaç istatistik ile özetlenebilir: Son beş yılda üretimde düşüşün maliyeti ekonominin büyüme kapasitesi dikkate alındığında asgari 102 milyar dolardır 30 milyon vatandaşımız yoksulluk sınırı altında yaşamaya çalışmaktadır Gençlerimizin %70'i başka topraklara göç arzusundadır. 3.5 milyon insan işini kaybetmiştir. İşsiz sayısı 9.5 milyona ulaşmıştır. Binlerce iş yeri kapanmıştır. Her dört yeni üniversite mezununda üçü iş bulamamaktadır. Fert başına düşen milli gelir 1988 düzeyine düşmüştür. Banka ve mali kesim felç olmuş bir haldedir. İç ve dış borç 2001 yılı itibariyle 220 milyar dolara erişmiştir İç borçlar milli gelirin %68'i dış borçlar ise milli gelirin %78'ne ulaşmıştır. Vergi gelirleri borç faizlerini karşılayamaz duruma gelmiştir. Devlet bir normal şirketin borçlanma faizinden daha fazla döviz faizi ile borçlanmaktadır. Türkiye içinde bulunduğu kriz ortamından bu güne kadar uygulanan standart IMF programlarıyla çıkamaz. Ne gariptir ki seçime giren partilerin çoğu, gerçekte olmayan bir programa sadakatlerini ifade ederken, içinde bulunduğumuz sorunların daha iyi uygulayamaya talip oldukları programın uygulanmasından kaynaklandığının farkında dahi değillerdir. Artık Türkiye'nin yanlış reçetelerle yanlış programlarla kaybedecek zamanı yoktur. Kısa sureli dış borç alınarak ertelenen borçlar ekonomide kısa sureli yapay bir rahatlık yaratırken, uzun vadeli sorunların çözümünü daha da zorlaştırmış ve sorumsuzca alınmış hızla artan borçlarla yeni bir krizlerin temelini atmıştır. Borçların çevrilebilmesi hızla imkansız hale gelmek üzeredir. İstiklal Savaşından sonra, bir taraftan hızlı kalkınma hamlesini sürdüren, bir taraftan dan Osmanlı devletinin borçlarını ödeyen bir ülkenin evlatları olarak bugün geldiğimiz durum utanç vericidir. |
IV. PROGRAM: ÜRETİMDE SEFERBERLİKTürkiye'nin bir an önce krizden çıkması ve ekonomisini 21. yüzyıla hazırlaması için gerekli gördüğümüz ekonomik programın ilkelerini ve uzun vadeli kalkınma projelerini açıklıyoruz. Temel Ekonomik Hedef Türkiye çok stratejik bir coğrafyada, genç nüfusu ile potansiyelleri çok yüksek olan bir ülkedir. Türkiye doğu ile batı uygarlıkları, İslam dünyasıyla Hıristiyan dünya, fakir ülkelerle zengin ülkeler, kalkınan ülkelerle kalkınmakta olan ülkeler arasında çok önemli bir köprüdür. 21. yüzyılda önemli rol oynayacak su kaynaklarına sahip, petrol havzalarına bitişiktir. Avrupa Birliği, İslam Konferansı, Karadeniz İşbirliği Teşkilatı bünyesinde aktif rol oynayarak ve doğuda Türki cumhuriyetleriyle sıkı işbirliği kurarak Türkiye çevresinde yeni çağın oluşmasında çok önemli rol oynayabilir. Türkiye'nin temel hedefi çağı yakalamak, yeni oluşan dünya düzeninde saygın bir katılımcı olmalıdır. Böyle bir hedef, Türkiye'nin yeni oluşan dünya düzeninde başarıya ulaşmanın gerektirdiği atılımlar içinde olmasını gerektirir. Türkiye teknoloji ve insana yatırım yapmak, sahip olduğu potansiyelleri harekete geçirmek zorundadır. Türkiye'nin güncel sorunları ona uzun vadeli vizyonunu kaybettirmemeli, hedeflerini unutturmamalıdır. Türkiye'nin acil çözüm bekleyen sorunları, kriz yaratacak ortamdan çıkılması, enflasyonun düşürülmesi, yolsuzluğun ve israfın önlenmesidir. Yurdumuz burada ilkelerini sunduğumuz Yurt Partisi Ekonomik Programı ile enflasyonu aşağı çekerken, israfı önleyecek ve çağı yakalayacak hamleleri de gerçekleştirecektir. Bu programın başarı şansı, bugüne dek uygulamaya çalıştığımız kısa doneme odaklı programlardan çok daha fazladır. Çünkü Yurt Partisi Ekonomik Programında hedefler birbirlerini destekleyecekler ve sinerji yaratacak ve Program kaynaklarını da kendi yaratacaktır. Türk insanı son gelişmeler altında kendine güvenini, daha da kötüsü kendine saygısını yitirmiştir. Türk insanına, çok hatalı olarak, “AB olmadan biz kalkınamayız, ABD olmadan ekonomimiz ayağa kalkamaz” fikri aşılanmıştır. Türk insanının, çağın önüne koyduğu potansiyele inanması, kendine güvenmesi, şevkle ve azimle kalkınma seferberliğine yönelmesi gerekmektedir. Önümüzdeki dönem üretimde atılım dönemi olmalıdır. Yeni bir dünya oluşurken Türkiye'nin kaybedecek yılları, hatta günleri yoktur. Yurt Partisi Türk Ulusunun ekonomik geleceğini kendi gücü ile güven altına alacak güçte olduğuna inanarak yola çıkmaktadır. Temel İlkeler Türkiye'nin oluşturması gereken program tüm kesimlerin güvenini ve desteğini kazanmış bir program olmalıdır. Bu da program oluşturulmasında her kesimin görüşlerinden yararlanmayı gerektirir. Bu nedenle burada bugünkü gibi sıradan yanlış programlar yerine yerine yepyeni bir anlayışla alternatif ve doğru bir ekonomik programın olmazsa olmaz ilkelerini sıralıyoruz. 1. Ekonomide Üretim ve İhracat Seferberliği Yurt Partisi ekonomik programı ihracat seferberliğine, üretim ve istihdam artışlarına dayalı, kaynak yaratan bir programdır. Bugüne kadar hazırlanan IMF programları başarılı olamamışlardır. Bu programlar enflasyonla mücadelede ekonomiyi yavaşlatarak ve işsizliği artırarak enflasyonu kontrol altına almaya çalışmıştır. Özellikle enflasyonun kontrolü için kullanılan döviz kuru çıpası modeli, ihracatı cezalandıran, ithalatı körükleyen bir modeldir. Türkiye ihracatını arttırmaya muhtaçtır. Türkiye'de yapılması gereken ihracat seferberliğine dayalı bir kalkınma hamlesidir. İhracat seferberliği üretim ve istihdamın da artmasına neden olacaktır. Ayrıca, ihraç piyasalarındaki rekabet şirketlerin daha verimli çalışmalarına, teknolojilerini geliştirmelerine ve marka, moda ve imaj gibi rekabet unsurları geliştirmelerine teşvik edecektir. 2. Ulusal Uzlaşma Ekonomik Programın kısa vadede temel hedefi belirsizliklerin ortadan kaldırılmasıdır. Belirsizlik ekonomide maliyetleri arttıran, taşınamaz düzeylere yükselten bir etkendir. Belirsizlik arttıkça finansal riskler artmakta ve faizler hiçbir şart altında karşılanamaz düzeylere yükselmektedir. Belirsizlikler artıkça piyasalar işlevlerini kaybeder ve sonuçta anlamsız yükselen faizler borçların ödenememesine, iflaslara, işsizliğe, gelir kayıplarına neden olmakta ve bütün bu gelişmeler yeni iflasları beslemektedir. Belirsizliklerin ortadan kaldırılmasının en etkin yolu, atılım ve enflasyonla mücadele programı üzerinde “ulusal uzlaşma”nın sağlanmasıdır. Enflasyonla mücadelede başarılı olan ülkeler işçi, işveren, mali kesim, esnaf gibi kesimlerle hükümet arasında böyle bir uzlaşmayı sağlayan ülkelerdir. Böyle bir uzlaşma altında her kesim kendine düşen sorumluluğu taahhüt eder. İşçi ücret artışı kısıtlamalarını, işveren kesimi bu ücretlerle dengeli bir biçimde fiyat artışlarını kısıtlamayı, mali kesim de azalan riskler nedeniyle faiz kısıtlamalarını kabul eder ve benimser. Hükümet de bütçe disiplinini ve gerekli mali ve para piyasalarını taahhüt eder. Bu taahhütler çerçevesinde kur artışları, faizler ve fiyatlar da dengelerini bulur. “Ulusal uzlaşma” enflasyonla mücadelenin olmazsa olmaz koşuludur. 3. Yabancı Kaynaklara Bağımlı Kalmamak Yabancı kaynağa bağımlı kalkınmış bir ülke yoktur son yüzyılda. Kalkınan ülkeler kendi tasarrufları, çalışkanlıkları kararlı gayretleri ile kalkınmıştır. Sıcak para ile kalkınmak ve krizlerden kurtulmak pek mümkün değildir. Programın kaynakları, seferber edilen iç kaynaklar, artan üretimden yaratılan kaynaklar ve uluslararası işbirliklerinden sağlanan kaynaklar olmalıdır. Dış kaynaklar konusu dikkatli davranılması gereken bir konudur. Sıcak para değil, üretim yatırımına dönüşen yabancı sermaye; tüketime değil, üretim kapasitesini arttırmaya yönelik krediler ekonomik gelişmeye katkıda bulunur. Bugüne kadar uygulanan programlar kısa vadeli dış kaynaklara bel bağlayan programlardır. Hatta bu programlar dış kaynakların türü konusunda da bir ayırım yapmamaktadır. Dış kaynaklar eninde sonunda dış ticaret açıklarını kapatmaya yarar. Faizleri düşürmek için iç borçların dış borçlarla ikame edilmesi ilkesi yanlış ve tehlikeli bir ilkedir. Böyle bir uygulama ya doların Türk lirasının yerini alması, ya da dış ticaret açıklarının büyümesiyle sonuçlanır. Bunların ikisi de Türkiye'nin yapması gereken atılıma ters düşer. Yabancılar Türkiye'ye bu maksatla açılan kredileri her zaman iç ve dış siyasette tavizler elde etmek için gerektiğinde kullanacaktır. Türkiye büyük çaplı bir atılım programını gerçekleştirecek kaynağı yaratabilecek güçtedir. 1930'larda, kişi başına geliri 45 dolar, nüfusu 12 milyon olan Türkiye bundan çok daha zor koşullarda böyle bir mucizeyi gerçekleştirmiştir kendi kaynakları ile hem Osmanlı İmparatorluğunun borçlarını ödemiş hem de kalkınma hamlesini başlatmıştır. 4. Ülkeyi ve Geleceği İpotek Altına Almamak Dünya uygulamalarında pek çok istikrar programı ülkelerin geleceklerini ipotek altına almıştır. Örneğin Meksika'da “borç-sermaye takası” uygulamasında Meksika dış borçlarını şirketlerinin hisse senetlerini devrederek ödemek zorunda kalmış, böylece Meksika ekonomisinin büyük bir bölümü yok pahasına yabancıların eline geçmiştir. Endenozya ve Kore ise IMF'in nasıl bir icra memuru gibi çalıştığına dair ibret verici örneklerdir. 1997 mali krizi ardından, IMF önce tamamen piyasa düzeni içinde verilmiş özel borçları millileştirmeye zorlamış ve ardından bu borcun ödenmesi içinde bu ülkeler en önemli şirketlerini ve bankalarını yok pahasına yabancılara satmak zorunda kalmışlardır. Bu operasyon da Kore ve Endenozya'nin sorunlarını yabancı sermaye girişleri sayesinde çözdüler diye sunulmuştur. Geleceğin ipotek altına alınması dış borçların kontrolsüz artması ve özelleştirme uygulamalarıyla gerçekleşmektedir. Borçlanmada altın bir kural vardır. Ödeme planı olmayan bir borç alınmaması gereken bir borçtur. Programda dış borçlanmada çok dikkatli davranmak gerekir. Ülkenin siyasi ve ekonomik geleceğini yanlış siyasalarla satmamak gerekir. Ağır borç yükü altında bağımsızlık tehlikeye girebilir ve Türkiye'de milli sermaye tamamen yabancıların hakimiyetine girebilir. Bu ihtimali Küreselleşme olarak tanımlayacak ve savunacak bir çok yeni mandacıların ortaya çıkacağından şüphe etmiyoruz. 5. Külfeti ve Nimeti Eşit Paylaşmak Yurt Partisi Ekonomik Programı külfeti ve nimeti eşit olarak paylaştıracaktır. Bu ilke ulusal uzlaşma için gereklidir. Türkiye bugüne dek uyguladığı enflasyonla mücadele programlarında külfet ve nimeti paylaştırmada başarılı olamamıştır. 1994 krizi atlatılırken reel ücretler yüzde 30 mertebelerinde düşmüş, önemli boyutlarda istihdam kaybı olmuştur. Yani krizin faturası ücretli kesime ödettirilmiştir. 1994 yılını izleyen yıllarda, 1998 yılına kadar milli gelirde yüzde 30 reel artış sağlanmış fakat bu artışlar reel ücretlere yüzde 15 dolaylarında yansıtılmıştır. 2000 yılından bu yana reel ücretler düşmüş, işsizlik artmış ve IMF programlarının maliyeti yine ücretli kesime yüklenmiştir. İstikrar ve enflasyonla mücadele programlarının mutlaka şimdiye kadar olduğu gibi “acı reçete” olmaları da gerekmemektedir. İhracat seferberliğine dayalı Ekonomik Programı bir taraftan enflasyonu düşürürken bir taraftan da milli gelirin daha hızlı artmasını sağlayacaktır. Ayrıca ekonomideki kontratlardan doğan maliyetleri düşürmek gerekir. Borç ve alacaklar, toplu sözleşmeler, kira kontratları yüksek enflasyon ortamında bedeli enflasyondan arındırmak amacıyla yüksek artışlar veya yüksek faizler vaat edecektir. Enflasyon kontrol altına alındığında bu kontratlar devlete taşınamayacak maliyetler yükleyebilirler. Ters durumda ise maliyetler tasarrufçulara yüklenmektedir. Ekonomide kontrat maliyetleri azaltılmadan enflasyonun kontrol altına almak adil değildir. 6. Fiyatlar Arası Dengelerden Yararlanmak Ekonomik Program bir daha kriz yaratmaması gereken bir programdır. Ekonomide enflasyon, faizler, kurlar ve ücretler arasında dengeler vardır. Türkiye'nin yaşadığı krizlerin arkasında yatan temel etken piyasalardaki bu fiyatlar arasındaki denge bozukluklarıdır. Bu fiyatlar arasındaki dengelerle bütçe açıkları, dış ticaret açıkları, işsizlik gibi mali ve reel dengeler arasında kuvvetli, karşılıklı ve karmaşık ilişkiler vardır. Fiyat dengesizlikleri bu mali ve reel dengeleri bozduğu gibi, bu dengelerdeki bozukluklar fiyat dengelerini bozar. Bütçe önemli açıklar veriyorsa, bu ya borçlanmayla ya da “para basarak” karşılanacaktır. Devletin borçlanma gereğinin artması faizleri dengelerinin çok üzerine çıkarır. Yüksek faiz yükleri faizleri ödeyebilmek için borçlanmaya, yani bugün gelmiş bulunduğumuz borç sarmalına yakalanmaya neden olur. Yüksek reel faizler üretim kayıplarına da yol acarken faizlerin kur artışlarından yüksek olduğu ortamlarda kısa vadeli yabancı sermaye ülkeye akarak (sıcak para) ülkeyi soyar. Artan dış ticaret açıkları ise sıcak para ile finanse edileceğinden dış borçlara davetiye çıkarır. Mali ve reel denge bozuklukları ülke riskini arttırarak faizleri daha da yükseltir. Sonuçta bugün geldiğimiz talihsiz durumlara gelinir. Ulusal uzlaşmaya varılan programın, ücretler, mal ve hizmet fiyatları, faizler ve kurlar arasındaki dengeleri, ekonomide atılım yapacak şekilde kurması ve bu dengeleri koruyarak enflasyonu kontrol altına alması gerekir. Ulusal uzlaşma da bu dengeler üzerinde tarafların kendilerini taahhüt etmeleri anlamına gelmelidir. İşçi programlanmış olan ücret politikasını benimseyecek, işveren fiyat artışlarını program çerçevesinde korumayı taahhüt edecek, mali sektör faizlerin belirlenmiş seyrini izlemesini taahhüt edecektir. hükümet ise bütçe disiplininden taviz vermeyecektir, program hedefleri için gerekli mali ve para piyasalarını yine tavizsiz uygulayacaktır. Bu dengelerin bozulması belirsizlikleri, riskleri ve programın maliyetini arttırır ve programın başarı şansını azaltır. Nitekim Türkiye'yi bu noktaya getiren “kur ve ücret çıpası” modelinin ve benzerlerinin hatalı yanı, dengeler yerine denge bozukluklarından yararlanmaya çalışmasıdır. |
V. EKONOMİK PROGRAM İÇİN YAPISAL REFORMLARKısa vadede fiyatlar arasında denge kurulabilmesi, kurulmuş dengelerin uzun vadede korunabilmesi, piyasaların çalışabilmesi ve Türkiye'nin ekonomide atılım yapabilmesi için devlette ve özel sektörde köklü ve radikal yapısal reformlara ihtiyacı vardır. Gerekli yapısal reformları aşağıdaki başlıklar altındadır. 1. Kamu Sektörü Reformu:Kamu sektörü reformu, devlette israfın önlenmesi ve özelleştirmeyi kapsayacaktır. Devlet harcamalarında çok yüksek düzeylerde israf ve bazı durumlarda çok ciddi usulsüzlük iddiaları vardır. Şeffaflık ve sorumluluğun güçlendirilmesi ile kamu sektöründe israfın ve yolsuzlukların önlenmesi gerekir a. Kamu Yönetiminin Etkinleştirilmesi:
Bazı konularda bütçede kesintiler yapılması çok önemli boyutlarda israf yaratabilir. İsraf “budama” teknikleriyle önlenmelidir. Budama tekniklerinde gereksiz harcamalar tamamen kesilirken gereken alanlarda ilave harcamalar yapılır. İsrafın önlenmesinde budanan faaliyetlerde çalışanların yeni beceriler kazandırılarak yeni görevlere kaydırılmaları sağlanacaktır. b. ÖzelleştirmeÖzelleştirme verim arttırma amacıyla, Türkiye'nin dünya çapında rekabet gücünün arttırılması stratejisinin bir parçası olmalıdır.. Özelleştirmede hedef rekabet ve verimlilik artışıdır. Oysa bugün Türkiye'de “kan kaybına” neden olan kuruluşlar değil de karlı olanlar, bütçeye kaynak yaratma ve faiz ödeme amacıyla satılmaktadır. Daha da önemlisi bu kuruluşlardan bazılarının 21. yüzyılın stratejik alanlarında olmasıdır. Türk Telekom, Türk Hava Yolları ve enerji santralleri stratejik önemi olan kuruluşlardır. Bunların özelleştirilmesinde yapılacak hatalar 21. yüzyılda Türk sanayiini ve Türkiye'yi çok zora sokabilir. Bugünkü hükümetler özelleştirme yapabilecek ehliyete sahip değildir. Özelleştirilen bankalar, içleri boşaltılarak tekrar devlete bırakılmıştır. Bundan ders alınmayıp bu bankaların kasalarının doldurularak tekrar özelleştirilmesi düşünülmektedir. Bu yetmiyormuş gibi, Türkiye ekonomisinde çok önemli rolü olan kamu bankalarının alelacele özelleştirilmesi planları yapılmaktadır. Stratejik özelleştirmede amaç KİT'lerin ekonomiye kazandırılması ve Türkiye'nin rekabet gücünü arttıracak kaynakların yaratılmasıdır. Bunun için:
2. Vergi ReformuVergi reformunda amaç vergi tabanının yayılması, vergi kaçaklarının önlenmesi, vergi sisteminin basitleştirilmesi ve vergi tahsilatının kolaylaştırılmasını öngörür. bütçe disiplini için vergi reformu vazgeçilmez önceliktir. Vergi reformununda hedefler:
Vergi reformu vergi adaletini sağlamalı ve kayıt dışı ekonomiyi kayıt içine alacak ve vergi mağduru ile vergi kaçıranı ayırt eden özendirici tedbirleri içermelidir. 3. Mali Sektör ReformuMali sektör ekonominin kan damarıdır. Mali sektör paranın transfer maliyetlerini düşürücü, risk planlamasına imkan vererek risk primlerini düşürücü şekilde geliştirilecektir. Bugün mali sektör acınacak bir durumdadır. Risk primi adı altında inanılmaz düzeylerde reel faizler vaat edilmektedir. Devlet güvencesiyle çalışan bankalar, devlete borç verirken ödenemeyecek düzeylerde risk primi almayı şart koşmaktadır. Mali sektör reformunda amaç, Türk yurttaşının refahını ve sanayiinin yeni oluşan dünya düzeninde rekabet gücünü arttıracak şekilde kaynakların seferber edilmesi ve kaynak maliyetlerinin gelişmiş ülkelerdeki düzeylere çekilmesidir. Bankacılık sektörü bu günkü yapısı ile Türkiye'nin ihtiyaçlarına cevap verecek durumda değildir. Banka kesiminin güçlenmesi sektörde derinliğin artması ve güçlü bankalar mümkündür. Bankaların sadece bankacılık ile uğraşması ve dünya ölçeklerinde rekabet edecek boyutlara ulaşmaları gerekir. Bunun içinde gerçekleştirilmesi gerekenler:
Öncelikle geliştirilecek kurum ve araçlar:
Bütün bu kurum ve araçlar sübvansiyonsuz, iyi işleyen piyasalar çerçevesinde hızla geliştirilecektir. 4. Özel Sektör ReformuTürkiye dinamik bir özel sektöre ve ülkesine bağlı müteşebbislere sahip şanslı bir ülkedir. Fakat henüz Uluslararası piyasalarda büyük kuruluşlarla rekabet edebilecek duruma gelebilmiş büyük kuruluşları yok denecek kadar azdır. Artık Türk özel sektörü mahalli değil uluslararası düşünmek ve hareket etmek zorundadır. Küreselleşen dünyada yönetim ve ahlak açısından uluslararası norm ve standarda davranmak gerekir. Yıllardır devam eden kötü yönetimin yarattığı çarpıklıklar özel sektör üzerinde de olumsuz etkileri olmuştur. İktisadin temel ilkesi rekabet ve şeffaflıktır. Rekabetçi bir ortam yaratmak için özel sektör reformunun temel hedefleri:
Bu reformların yapılmamış olması kurumsallaşmış şirketleri de rencide etmektedir. Bu reformlar, özendirici ve engelleyici tedbirlerle gerçekleştirilecektir. |
VI. EKONOMİK POLİTİKALAR VE KALKINMA PROJELERİTürk ekonomisinin uzun vadede sürdürebilir büyüme hızını devam ettirebilmesi ve çağdaş bir yapıya kavuşabilmesi için gerekli yapısal reformları destekleyecek politikalar ve projeleri: 1. Yolsuzluk Ekonomisine ve Keyfi Yönetime SonTürkiye'de arsız bir yolsuzluk ekonomisi hüküm sürmektedir. Kanun ve nizam düzeni (Rule of Law) sadece ekonomi yönetiminde değil toplumun her katmanında yerini keyfi yönetime ve kuralsızlığa bırakmaya başlamıştır. Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir ilkesi ekonomide göz ardı edilmektedir. Meclis egemenlik haklarını IMF gibi siyasi sorumlulukları olmayan kuruluşlara bırakmış veya bırakmak zorunda kalmıştır. Kuralsızlık ve keyfi yönetimin maliyeti sadece bankacılık sektöründe 60-80 milyar dolar düzeyinde olmuştur. Kamulaştırılan bankaların toplanamayan kredileri on milyarca dolara ulaşmıştır. Bu kredilerin yarıdan fazlasını banka sahiplerinin kendi şirketlerine açtıkları usulsüz krediler oluşturmaktadır. Kötü niyetli Siyasetçi-bürokrat-işadamı işbirliği ve bu işbirliğine destek veren tekelci medya ile her türlü kamu ihalesine gölge düşmüş ve ülkenin kaynakları talan edilmiştir. Uzun vadeli yatırım yapmak isteyen yabancı sermaye Türkiye'deki yolsuzluk düzenini yatırım kararlarına en büyük engel olarak görmektedir. Ekonomide rekabet yerine rant dağıtımı esası gelmiştir. Yıllarca devam eden aşırı yüksek faizle borçlanan devlet yerli ve yabancı rantiyelere görünüşte kanuni fakat ahlak dışı bir servet transferi yapmıştır. Yurt Partisi hukuk ve kanun düzeni yerleşmeden demokrasi olmayacağını ve piyasa ekonomisinin vahşi kapitalizme dönüşeceği bilincindedir. Ekonomik hakların anayasal teminat altına alınmasını ve Egemenliğin Kayıtsız Şartsız Millete dönmesini ekonomi yönetiminin temel ilkelerinden biri olarak görüyoruz. Ülkedeki yolsuzluk düzenini rasyonel önlemlerle yok etmek Yurt Partisinin vazgeçilmez ilkesidir. Kamu görevini kötüye kullanmış kişileri takip etmek ve yargı önüne çıkartmak yolsuzluk düzeni ile mücadelenin gerekli şartıdır. Yurt Partisi ülkeyi büyük zararlara uğratmış bu kişileri adalet önüne getirmeyi görev bilir. 2. Bölgesel Kalkınma PlanıYurdumuzda kalkınma politikaları bölgesel planlama boyutunu ihmal etmiştir. Bu ihmal sonucu Türkiye, sağlıksız bir kentleşme ve bölgesel gelir dağılımındaki eşitsizliğin yarattığı büyük sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Bölgesel politikalar Türkiye'nin rekabet gücü ve sanayileşmesi atağı açısından önemlidir. Bölgelerin stratejik üstünlüklerine bağlı rekabet edebileceği ürün, mal ve hizmetleri üretebilecek, dışa açık ve komşu ülkelerle işbirliği çerçevesinde Sanayi, Tarım ve Hizmet sektörlerinde gerekli eğitim bilgi, teknoloji ve yönetim planlaması ve desteği verilecektir. Bölgesel kalkınma bankaları ile küçük ve orta ölçekli işletmelerin orta ve uzun vadeli doğru yatırımları için gereken finansman sorunları sübvansiyonsuz karşılanacaktır. Altyapı harcamaları özellikle bölgesel planlama ışığında gerçekleştirilecektir. Türkiye'de bölgesel planlama açısından ilk aşamada beş bölgede uygulamaya geçilecektir. Marmara Bölgesi: İç Anadolu Bölgesi Güneydoğu Anadolu Bölgesi Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgesi Ege-Akdeniz Bölgesi Bölgesel kalkınma projeleri zamanla bölgesel farklılıkları azaltacak, insanlar doğdukları ve istedikleri bölgede yaşama, iş bulma ve çağdaş ihtiyaçlarını karşılama imkanlarına kavuşacaklardır. Eğitim, sağlık ve kültürel imkanların her bölgeye yayılması esas olacaktır. Devlet yol gösterici olacak ve alt yapı hizmetlerini getirecektir. Çalışanlar ve girişimciler değer yaratacak ve nimetlerini hakça paylaşacaktır. 3. Ekonomide Avrupa Birliği SiyasetiTürkiye çok önemli bir coğrafyada bulunmaktadır. Doğu-batı-güney-kuzey eksenlerinde çok önemli stratejik bir konumu vardır. Türkiye'nin temel stratejisi doğu-batı-güney-kuzey eksenlerinde işbirliğinin ve dayanışmanın geliştirilmesi olmalıdır. Bu strateji Türkiye'nin önemini her yönde arttıracaktır. Avrupa Birliği ile ilişkiler bu temel strateji çerçevesinde şekillendirilecektir. Bu strateji Türkiye'nin çıkarına olduğu kadar Avrupa Birliğinin çıkarına da v hizmet edecektir. Güçlü Türkiye Avrupa Birliğine ve tüm çevresine güç katacaktır. Türkiye göreli ucuz ve kaliteli iş gücü avantajını kullanarak Avrupa Birliğinin üretim merkezi olmayı planlamalıdır. 1950'li yıllardan bu yana artık dünyada teknoloji kolaylıkla alınabilmekte ve teknoloji transferi hızlanmıştır. Kore, Singapur ve Tayvan gibi ülkelerin kalkınma mucizelerinin temel ekonomik nedeni mukayeseli ucuz iş güçlerini satın aldıkları yeni teknolojilerle birleştirip, ucuz ve kaliteli ihraç malları üretebilmeleridir. Türkiye'de Gümrük Birliği ve Avrupa Birliği ile iş birliğini geliştirerek çok uzak olmayan bir sürede Avrupa Birliği gelir düzeyine erişmesi mümkündür. 4. Uluslararası Rekabet Gücünün ArttırılmasıOluşan yeni dünyada saygın yerini alabilmesi için, Türkiye dünyadaki gelişmelerin yarattığı fırsat ve tehlikeleri iyi değerlendirmek ve yeni kritik başarı faktörleri üzerinde mukayeseli üstünlükler yaratmak ve stratejiler geliştirmek zorundadır. Bu, Türkiye'nin ekonomisini dünya ile bütünleştirmesi için şarttır. Bunun yanında Türkiye'nin uzun vadeli ekonomik hedefleri arasında, kalkınmanın yurt sathına yayılması ve gelir dağılımının dengelenmesi muhakkak yer alacaktır. Yeni Stratejik Değişkenler: Dünyada Başarı Faktörleri Değişmiştir. Tüm dünyada marka, desen, patent hakları, sanayi çizimleri gibi haklar kuvvetli bir korunma altına alınmaktadır. Teknolojiyi, markayı, modayı ve imajı üretenler dünya pastasından daha fazla pay alabileceklerdir. Zenginleşmek ve daha yüksek refah düzeylerine ulaşmak için teknoloji, marka, moda, imaj gibi yeni başarı faktörleri üzerinde rekabet üstünlüğü yaratmak gerekmektedir. Türkiye yeni oluşan dünya düzeninde çok önemli potansiyellere sahip bir ülkedir. Türkiye'nin geniş bir etki alanı ve çok zengin bir coğrafyası ve kültür hazinesi bulunmaktadır. Bu imkanları ekonomik gelişmemiz için kullanmak zorundayız. 5. Eğitim, Bilim ve Teknolojide Çağı Yakalamak21. yüzyıl bilgi çağının yeni bir boyuta eriştiği bir dönem olacaktır. Kalkınmış ülkelerde ekonomik kalkınmayı en iyi açıklayan değişken ülke fertlerinin aldığı eğitim yılı büyüklüğüdür. Oysa, yıllardır eğitim, özellikle nitelikli eğitim, ihmal edilmiş, bütçede eğitime ayrılan kaynaklar faiz giderlerine ayrılan kaynağın kırkta biridir. Bir ülke uzun vadede ancak bilim ve teknoloji alanlarında rekabet gücü varsa ekonomik alanda rekabet edebilir ve geleceğini güvence altına alabilir. Bilim ve teknolojide geliştirecek ve çağın en nitelikli eğitim olanaklarını devlet olarak her yurttaşa verebilmek, Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki eğitim seferberliği anlayış ile verebilmek, Yurt Partisinin en Öncelikli hedeflerinden biridir. |
Türkiye doğru ekonomik atılımlarla 21.yüzyılın parlayan bir ekonomisi olacaktır. Türkiye Yurttaşı yeni oluşan dünya düzeninde çağdaş ve öncü bir rol almaya layıktır |