SAYIN TALAT SARAL 01.05.2010 CUMARTESİ SÖYLEŞİSİ
Cumartesi Söyleşilerimizden 8.gerçekleştiren Eski Maliye Bakanlığı Müsteşarlarımızdan iktisatçı Sayın Talat Saral’ın 01.05.2010 tarihli sunuşunun kendisi tarafından yapılan özeti ilişiktedir.
Yurt Partisi Sitesi İçin (12.05.2010)
(Talat Saral’ın 1.5. 2010 tarihli konferansından bir bölüm)
Ne Kırk Katır, Ne de Kırk Satır
Jeopolitik Dergisi’nin Eylül 2010 sayısındaki bir yazımızda, 2009 yılının başlarına göre,aynı büyüklüklere sahip şu iki zıt gelişmeyi kriz bağlamında özellikle vurgulamıştık :
“-Ekonominin iç dengesinde önemli bozulma: ... Merkezi bütçede açıklarının hızla artması. (2009’da öngörülen bütçe açığı 10 milyar dolar olup, açık yılın ilk yarısında 23,2 milyar dolara ulaşmıştır. ... Yıl sonunda açık 50 milyar lirayı bulabilir.)
- Ekonominin dış dengesinde önemli iyileşme: ... Dış ticaret ve özellikle cari işlemler açıklarının ... hızla düşmesi. (Programda 50 milyar dolara varacağı öngörülen cari işlemler açığının 2009 yılı sonunda 10 milyar doların altına ineceği sanılmaktadır.) “
Bize göre bunların çok açık anlamı şudur: Ekonomimiz krizde değilse, dış dengede açıklar artarken, iç dengede büyük iyileşme yaşanmaktadır...
Türkiye kriz ortamında ise, bu defa dış dengede/cari işlemlerde açık sorunundan kurtulmakta, buna karşılık iç dengede/kamu finansmanında büyük açıklar vermektedir. (2001 Krizi öncesinde ve sırasında da böyle olmuştu.)
Kanımızca yakın geçmişimizden günümüze ekonomik görüntümüzü özetleyip sergileyen bu iki zıt gelişmenin temel nedenleri;
· Dünyada yaşanan ve bizi de derinden etkileyen küreselleşme olgusu,
· Bunun uluslararası anlaşmalarla (örneğin GB ve IMF) bize yansımaları,
· Hassas dengelere dayalı ekonomimizin kırılgan yapısı,
· Ve içerde uyguladığımız ekonomik-mali politikaların niteliğidir.
Dünya ile birlikte krizden çıkmaya çalıştığımız bir süreçte, rekor bütçe açıklarını, işsizliği vd. görmezden gelip, görülmedik düşüşler gösteren dış açığa, enflasyona ve faizlere bakarak “Bizim krizimiz iyidir” diyebilir miyiz?.. Elbette ki hayır!..
Soruyu bir de şöyle soralım: Acaba Türk ekonomisi için krizden çıkışın göstergeleri neler olacaktır? Kriz öncesinde yoğun olarak yaşadıklarımıza ve yukarıdaki tanımlamamıza göre; yeniden rekor dış ticaret ve cari işlem açıkları vermeyi, azalma trendine giren büyümeye, azalmayan işsizliğe ve enflasyona rağmen iç dengede oluşacak iyileşmeyi krizden çıkış mı kabul edeceğiz? Elbette buna da hayır demeliyiz.
Başka bir anlatımla; olan-bitenden mutlaka dersler çıkarması gereken ve 2023 hedefine yönelen Türkiye, ne kırk katıra ne de kırk satıra tutsak olamaz, olmamalıdır...
O halde, yaşanan krizden en az hasarla ve en kısa sürede çıkmamız ne kadar önemliyse, önümüzdeki dönemde ekonomimizi eski hastalıklarından kurtaracak ve sağlıklı/kalıcı büyümeyi de temin edecek yeni bir yol izlememiz de o ölçüde kaçınılmaz olacaktır.
Ekonomiyi Ayakbağlarından Kurtarmak Gerek:
Bu noktadan hareketle, kriz öncesinde ekonomide yaşanan sorunları ve özellikle dış ticarette/dış dengede ortaya çıkan çok kırılgan yapıyı doğru görmeli ve ana nedenlerini ortaya koymalıyız.
Kriz öncesinde olduğu gibi aksini yaparsak; örneğin, dış ticarete yalnızca ihracat artışı yönüyle bakıp, ithalat patlamasını görmezden gelirsek, bunun sonucu olup adeta geometrik dizi ile artan dış ticaret ve cari işlem açıklarının tüm ekonomimiz, hatta geleceğimiz için yarattığı büyük riskleri gözardı ederek, “Finanse edildiği sürece sorun yok!” yaklaşımıyla yanlış politikalara devam edersek, yalnızca akıntıya kürek çekmiş oluruz...
Şunu da hatırlamalıyız: Yaşadığımız bu ekonomik kriz öncesinde, “yüksek reel faiz, düşük kur” şeklinde özetlenebilecek para ve dış ticaret politikamız; 2001 Krizi sonrsında uygulamaya konulan ve 2-3 yıllık bir ara dönem önlemi olan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın uygulama aracı idi. Oysa, aradan uzun süre geçtiği ve özellikle 2005 yılından itibaren programın açık olumsuzlukları görüldüğü, hatta bunlar bizzat programın yapımcısı Kemal Derviş tarafından da defaatle söylendiği halde, rekor cari işlem açıklarını sıcak parayla kapatma düşüncesiyle bu yolda israr edilmişti...
Küresel krizin Türkiye’yi de etkilemeye başladığı Eylül 2008 ayından bu yana, dışardaki gelişmeleri de dikkate alarak Merkez Bankası’nın isabetle ve kararlılıkla uyguladığı faiz indirme politikasının, Türkiye’yi bu yanlış yoldan döndürdüğünü görüyoruz. (Ancak hemen belirtelim ki, rekor indirimlere rağmen Türkiye yine de dünyada en yüksek reel faiz ödeyen birkaç ülkeden biridir.)
2001 Krizi sonrasında Türk ekonomisinin gelişmesi iki çıpaya (?) havale edilmişti. Bunlardan birincisi IMF ile yapılan anlaşmalar, ikincisi ise AB ile adaylık sürecimiz idi.
IMF çıpası; dış ekonomiler ve finans kuruluşlarıyla ilişkilerimizin düzenli gelişmesi makyajı altında dalgalı döviz kurunu, faiz dışı fazlayı ve dış borçlanmayı dayatıyor, ayrıca kamuda yatırım harcamalarını, sosyal transferleri ve teşvikleri kısma konusunda ısrarlı oluyordu. Mayıs 2008’de sona eren bu anlaşmanın yenilenmesi için IMF’nin ve yandaşlarının çok yönlü girişimleri hatırlardadır.
AB çıpası ise; siyasi yönden, adeta rölantide seyreden “adaylık süreci” bir havuç gibi kullanılarak, ama adaylığın gerektirdiği mali yardımlar asgari düzeyde ve bir büyük lütuf gibi gösterilerek, Türkiye’yi ağır ekonomik sonuçları da olan malum dayatmalarla karşı karşıya getiriyor...
Bu sözde çıpanın Gümrük Birliği /GB ayağı ise; ekonomimizi AB ülkeleri kadar, Çin gibi 3. ülkelerin adeta açık pazarı haline getiriyor. Kotaları kaldıran dünya tekstil antlaşması ve özellikle dalgalı kurla birlikte değerlendirildiğinde; bu, rekor dış ticaret açıklarına (ve o yolla cari işlem açıklarına) yol açıyor, yerli üretimi doğrudan vuruyor...
Kısaca; aslında birer ayakbağı olan bu iki çıpa (?), Türk ekonomisinin gelişmesinden çok kıskaca alınması, yani dışa bağımlı kalması ve kontrol altında tutulması sonucunu yarattı, yaratıyor...
Gelecek için çizmeye çalıştığımız tabloda ve yeni yol haritasında, Türkiye’nin bu iki sözde çıpa ile yoluna devam ederek düzlüğe çıkması ve hızlı/kalıcı bir büyüme sürecine girmesi mümkün değildir. (1)
Yeni Çıpalarımız Neler Olmalıdır?
2010 yılı ile başlamasını öngördüğümüz 4 yıllık Geçiş Programı, krizden çıkışın sonrasında ve/veya son aşamasında; 2023 hedefimize yönelik esas hamlelerin yapılacağı 10 yıllık son dönem öncesinde bir zemin düzeltme, onarım ve yeni atılımlar için enerji/kaynak yaratma projesi olarak düşünülmelidir.
Önceki bölümde işlediğimiz, mümkün olan en kısa sürede Türk ekonomisinin krizden çıkmasını, ardından da geçiş döneminin tanımladığımız bu amaçlarını öncelikli temel hedefler olarak aldığımızda; üretimi ve istihdamı harekete geçirecek talep yaratıcı, tüketimi artırıcı, ticari hayatta iş-işlem akışını hızlandırıcı, kaynak yaratıcı ve dışa bağımlılığı azaltıcı, ayrıca çeşitli boşlukları kapatıcı ve kötüye kullanımları önleyici düzenleme ve mekanizmalar, daha doğrusu yeni çıpalar yaratma gereği öne çıkmaktadır.
Türk ekonomisini hedefe taşımada çok önemli işlevler görecek bu yeni çıpalar; ülkemizin kendi iç dinamikleri, potansiyeli ve stratejik konumu yanında, GB gibi kan kaybına neden olan sahte çıpalarla da ilgili olacaktır. Sonuncusundan başlayarak şimdi bu konudaki önerilerimizi sıralayalım.
GB sorunu masaya yatırılmalıdır:
Türkiye’nin istikrar içinde büyüme sürecine girebilmesi için, dış denge sorununu halen olduğu gibi kriz ortamında değil, normal şartlarda çözmesi gerekir. Bunun için Türkiye’nin ithalatını değil, ihracatını artırması, döviz kazandırıcı hizmetlere ağırlık vermesi ve dışa açılmasını hızlandırması zorunludur.
İhracatımızın önünde iki büyük engel var: GB ve döviz kuru... (Şimdi bunlara küresel kriz nedeniyle bir de dış talep yetersizliği eklendi.) Her ikisi de ihracatı baltalıyor, ithalatı teşvik ediyor. Artan ithalatla vergi gelirleri artıyor, ama yerli ekonomi çöküyor, dışa bağımlılık kalıcı oluyor ve işsizlik artıyor...
Uygulanmakta olduğu 14 yıla yakın sürede GB’nin bize verdiği yıkım derecesindeki zararlarına rağmen, hala bu tek yanlı ekonomik esareti doğru ve haklı göstermeye kalkışanlar var. Hayret verici bu olgunun bizce başlıca nedenleri şunlardır: Bunca olan-bitene rağmen, AB hayaline körü körüne bağımlılık, ithal rantlarıyla beslenme ve GB konusunda yanlış/eksik bilgi sahibi olma...
Aşağıda verdiğimiz, dış ticaretimiz açısından temsili nitelikte çok özet rakamlar ve bilgiler umarız bu konuda aydınlatıcı olur:
· Türkiye’nin AB’de en büyük ticari partneri olan Almanya ile ticaretinden doğan dış açık, GB öncesi 5 yılda (1990-1995 dönemi) toplam 1.561 milyar dolar ve ortalama yıllık açık ise sadece 312 milyon dolar idi.
· Bu açık GB sonrası ilk 5 yılda (1996-2000 dönemi) 9,681 milyar dolara ve ortalama yıllık 1,936 milyar dolara çıkmıştır.
· Söz konusu açık, son 5 yılda (2004-2008 dönemi) ise, daha da hızlanarak 24,317 milyar dolara ve ortalama yıllık olarak da 4,863 milyar dolara fırlamıştır.
· Çin’le mevcut dış ticaretimizdeki açık da GB etkisiye (OGT uygulama zorunluluğumuz nedeniyle) 2000 yılında yalnızca 1,2 milyar dolar iken, 2008 sonunda 12 kat artarak 14,2 milyar dolara fırlamıştır.
Ekonomimizin kanayan yarası olan bu açıkları artan ticaretimizle ve ihracatımızla izaha çalışmak boş bir gayrettir. Çünkü önemli olan artan ticaret değil, bundan tarafların ne ölçüde pay aldığıdır. Burada pastadan aslan payını Almanya ve Çın’in aldığı çok açık olarak görünüyor...
Öte yandan, enerji ithalatının dış ticaret açıklarımızda önemli bir ağırlığı olduğu açıktır. Örneğin Rusya ve İran ile ticaretimizde verdiğimiz ve giderek artan açıklar (2007 yılında sırasıyla 18,8 ve 5,7 milyar dolar) enerji ithalatımızla açıklanabilir. Ancak, ne Almanya’dan ve ne de Çin’den enerji alıyoruz...
Çözüm nasıl olmalıdır? Geçiş Programı bu kanayan yarayı durdurmayı mutlaka öngörmelidir. Hemen belirtelim ki, GB’nin alternatifi (küresel krizde korumacılığa yönelen ülkeler olsa bile), yüksek gümrük duvarlarıyla korunmuş kapalı bir ekonomi asla değildir. Esasen, üyesi olduğumuz Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) kuralları çerçevesinde buna pek imkan da yoktur.
Bu konuda 1995 yılında yapmamız gereken şu olmalı idı: Diğer adaylarla (hatta çoğu yeni üyelerle) yapıldığı gibi, AB ile serbest ticaret anlaşması (STA) yapmak... GB’ye ancak tam üyelikle birlikte (AB kuralı) veya daha sonra (Yunanistan,İspanya ve Portekiz örnekleri) geçilmesi gerekirdi. (2)
Aksine bir tutum; ekonomimizi, kazanması mucizelere bağlı asimetrik bir haksız rekabetin çarklarına atmanın ötesinde, kendimizi ancak bir tür rüşvet vererek adaylığa layık görme kompleksini, kazanılmış hakları yok sayma ağır ihmalini ve bunların getireceği siyasi faturaları (Kıbrıs) ifade eder ve 1995 yılında maalesef bu yapılmıştır.
Şu halde, GB konusunun geçiş döneminde öncelikle AB gündemine taşınması bu yıkım anlaşmasının, hassas sektörleri de koruyan bir STA’ya dönüştürülmesi sağlanmalıdır. Bu yolla, OGT’ye uyma zorunluluğumuz kalkacağı için, adeta patlayan 3. ülkelerden ve özellikle Çin’den ithalata karşı önlem alınabilecektir.
Bu doğrultuda, GB anlaşması çerçevesinde mevcut olan görüşme ve danışma mekanizmaları ve zararlara karşı önlem alma hakkımız mutlaka kullanılmalı ve “Aman, AB “adaylık” süreci zarar görmesin” anlayışına nihayet son verilmelidir. Çünkü, yukarıdaki rakamların da gösterdiği gibi, artık bıçak kemiğe dayanmıştır. (3)
Vergi/gelir vergisi reformu yapılmalıdır:
Geçiş pogramı içinde yer almasını önerdiğimiz Orta Vadeli Mali Plan’ın en önemli ayağı vergi reformu olmalıdır. Programın özellikle kaynakları yönünden mutlak surette yapılması gereken, gerçek anlamda bir vergi/ gelir vergisi reformu, aynı zamanda kayıtdışılıkla mücadeleyi ve vergi adaletini sağlamayı da içermelidir. Bu reformda başlıca unsurlar şunlar olmalıdır:
· Gelir vergisinde beyan esası yaygınlaştırılmalıdır: Bugünkü gelir vergisi, temel özellikleri olan beyan esasından tamamen sapmış, beyanname üzerinden alınan gelir vergisi tek haneli oranlara inerek sembolik düzeylerde kalmış ve sistem, yaygın kayıtdışılık nedeniyle hayati derecede önem kazanan belge düzenine tamamen duyarsız hale gelmiştir. Bu nedenle, AB uygulamalarında olduğu gibi, belli istisnalar dışında ücretliler de beyanname vermeli; buna karşılık tüm beyan mükellefleri sağlık, eğitim, kültür gibi konularda yaptıkları harcamaları belgelemek kaydıyla kısmen veya tamamen gider gösterebilmelidir. Böyle bir uygulama belge düzenine büyük destek sağlayacak, gelir vergisi hasılatını artıracak ve vergi adaletine önemli katkıda bulunacaktır.
· Gelir vergisi tarifesi gerçek artan oranlılık esasına göre yeniden düzenlenmelidir: Mevcut %15-35 oranları arasına sıkışmış tek tarife daha adil olacak şekilde, örneğin %10-45 alt ve üst limitlerine göre düzeltilmeli, ayrıca ücretliler için ayrı bir tarife yapılmalıdır.
· Mevcut basit usulde vergileme “götürü hasılat- gerçek gider” esasına dönüştürülmelidir: KDV’de de aynı sistem uygulanmalı, böylece her iki vergi uygulaması hem vergi hasılatını artıran, hem de kayıtdışılığı azaltarak belge düzenini teşvik eden yapıya kavuşturulmalıdır.
· Gelir vergisi otokontrol araçlarıyla takviye edilmelidir: Bunların başında, beyan edilen vergilemeye esas gelirin yapılan harcamalarla kontrolünü amaçlayan “gider esası” gelmelidir. Bütün çağdaş vergi sistemlerinde yer alan bu otokontrol sisteminin daha önce kaldırılması, vergilemede büyük boşluk yaratmıştır. Ayrıca bu kontrol aracının, kamuoyuna bir umacı gibi tanıtılmak istenen “Mali Milat” ile de bir bağlantısı yoktur.
· Belgeli harcamalara “bonus” sistemi getirilmelidir: Üç yıl önce, artan kötüye kullanımlar ve mali yükü nedeniyle kaldırılan vergi iadesi (aslında belge karşılığı sosyal yardım) uygulaması, gelir vergisi ve KDV hasılatını düşürmüştür. (4)
Bunun mevcut “bonus” uygulamaları temelinde; örneğin maliye, bankalar, iletişim ve tüketici kuruluşları ile satıcıların oluşturacağı ve yük paylaşımı ile sorumluluğu da öngören etkin bir işbirliği ile geliştirilmesi, piyasalarda canlılık sağlayabileceği gibi, kayıtdışılığı da azaltacaktır.
Her yönden geliştirmeye açık olan bu önerimizin belgeli ticareti yaygınlaştırma ve kayıtdışılığı azaltma yanında, dar ve sabit gelirliye bir imkan yaratma bakımından da olumlu sonuçlar vereceğini düşünüyoruz.
· Karşıt inceleme uygulaması yaygın ve düzenli yapılmalıdır: Vergi güvenliğinin en önemli unsurlarından biri; yapılan her ticari (mesleki ve zirai) işlemin ve düzenlenen her belgenin kayda geçirilip geçirilmediğini veya gerçek olup olmadığını, mali idarenin hemen her halde kontol edebileceği bilinç ve sorumluluğunu ilgililere hissetirmektir.
Bunun da en sağlıklı yolu; bilinen vergi denetimi dışında ve bundan bağımsız olarak, ilgili meslek kuruluşlarıyla ve özellikle TÜRMOB’la yakın işbirliği içinde; ithalat, ihracat, üretim, taşıma/dağıtım gibi faaliyetleri esas alarak, iş-işlem akışını ve bunlarla ilgili belgelerin kayıtlara girip girmediğini, talep üzerine veya doğrudan, sektörel ve/ya coğrafi bazda YMM ve SMMM’ler vasıtasıyla tevsik etirerek mükelleflerin vergi dairelerine bildirmelerini düzenli bir uygulama haline getirmektir.
Kredi/banka kartları uygulaması, POS makinelerinin yaygınlaştırılması ve yukarıda önerdiğimiz yeni BONUS sistemi, mevcut iletişim teknolojisinin sağladığı olağanüstü imkanlarla iş-işlem akışını ile belge kontrolüne, örnekleme şeklinde de olsa çok önemli katkılar verecektir. Bu yolla toplanacak bilgiler, aynı zamanda sektörel vergi denetimleri için de çok yararlı bir ön çalışma olcaktır.
Buradaki kilit konu, ilgili meslek kuruluşlarının bu uygulamaya mutlaka destek vermeleridir. Bu kuruluşların yalnızca devlet nezdinde üyelerinin haklarını arayan organizasyonlar değil, ayni zamanda onlar üzerinde disiplin sağlayıcı ve belli yaptırımlar uygulayıcı oldukları gerçeğinden hareketle, burada bir sorun çıkmaması gerektiği görüşündeyiz.
Kısaca, vergi geliri ve vergi adaleti için herkes elini taşın altına koymalıdır...
Açıklamalar:
(1) 1973’te Katma Protokol’un uygulanmaya başlanması, mutlaka 6 Mart 1995 tarihli ve l/95 sayılı Türkiye-AB Ortaklık Konseyi Kararı olan GB anlaşmasının (en azından mevcut içerikle) yapılmasını gerektirmezdi. Yunanistan örneği (1961’de Atina antlaşması, l976’da GB olmaksızın tam üyelik dilekçesi , 1981’de GB’siz tam üyelik ve l986’da GB’ye giriş) ortadadır. Bu bire bir örnek niçin hiç hatırlanmaz?
(2) GB nedeniyle ve ayrıca 2005 yılından bu yana yürürlükte olan dünya tekstil antlaşması yüzünden, Çin gibi ülkelere AB’nin ortak gümrük tarifesini (OGT) uygulama zorunluluğumuz, hem devletin gelir kaybına, hem de reel sektörün büyük bir haksız rekabete uğramasına yol açmaktadır.
(3) Piyasaların, salt vergi kaçırmak için değil, kriz ortamında ayakta kalabilmek için bu yola başvurduğu da unutulmamalıdır. 1984 yılında getirilen ve 3 yıl öncesine kadar uygulanan vergi iadesi (aslında belge karşılığı sosyal yardım), bir ölçüde belge toplamayı ve dolayısıyla vergi kaçağının azalmasını sağlıyordu. Ancak, bir yandan bunun
Haber Yorumu Eklemek için siteye giriş yapınız
Diğer Haber Başlıkları
GENEL BAŞKANIMIZ SADETTİN TANTAN'IN BAYRAM MESAJI
'Michael Mullen ın ,Türkiye Ziyaretiyle ilgili Genel Başkanımız ın açıklamaları;
Genel Başkanımız ın BEYAZ Tv deki Açıklamaları;
KEMAL KILIÇDAROĞLU’NDAN MURAT GÜZTOKLUSU’NA TEŞEKKÜR YAZISI
“ Mullen'ın ziyareti olası bir İran operasyonu için Türkiye'de cephe açmak projesi mi?”