SARIKAMIŞ FACİASI'NDAN SONRA SÜVEYŞ KANAL SEFERİ'NİN 95.YILI ANILIYOR
Sarıkamış Faciası'nın 90. yıldönümünde Enver Paşa'nın bu serüvenci yaklaşımının kurbanı olan onbinlerce şehit anılmıştı. Bu vesileyle çok sayıda araştırma ve anma çalışması olmuş, yakın tarih yeniden keşfedilmiş ve dersler üretilmişti.
Sarıkamış Faciası'ndan bir ay sonra 3 Şubat 1915‘te Süveyş Kanalı'na Cemal Paşa tarafından yapılan taarruzun sonucunda Sarıkamış gibi başarısız oldu. Çok sayıda askerimiz şehit yada tutsak oldu. Ama bu olay unutuldu gitti.
Yurt partisi Genel Başkan Yardımcısı Murat Güztoklusu çok yankı yapan MUSUL-ÖZDEMİR HAREKATI kitabından sonra Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Şefik Özdemir Bey'in Suriye'deki Kuvva-i Milliye mücadelesiyle ilgili hazırlamakta olduğu kitapta Süveyş Kanalı'na yönelik I.Kanal Seferi ile ilgili bir bölüm ayırdı.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)eşbaşkanı olmakla övünen Başbakan Tayyip Erdoğan'ın yanlış dış politika açılımlarının ülkeyi çıkmaza soktuğu yaşadığımız dönemde Süveyş Kanalı şehitlerini rahmetle anıyoruz,hazırlanmakta olan kitabın ilgili bölümünü yayınlıyoruz.
SİNA ÇÖLÜ'NÜ GEÇİŞ VE KANAL SEFERLERİ
Cemal Paşa, Şam'a geldiğinde, Süveyş Kanalı Cephesi'nde durum şuydu: Arap Gönüllüler, Binbaşı Mümtaz Bey komutasında El Ariş'i ele geçirerek oraya yerleşmişti. Sina Çölü ortalarındaki Nah Kalesi'ni ise Eşref Bey komutasındaki bir Teşkilat-ı Mahsusa Müfrezesi tutuyor. Bu Müfreze, Halife'nin ilan ettiği "Cihad" doğrultusunda Arap ülkelerinde Enver Paşa'nın ayaklanmalar çıkarma hayalini temsil ediyordu. Akabe'de ise düzenli orduya mensup birlikler bulunuyordu.
8.Kolordu Komutanı Mersinli Cemal Paşa hazırladığı Taarruz Planı ile ilgili dosyayı Şam'a gelen 4.Kolordu Komutanı'na sunuyordu. Bu iki komutanın adları birbirine karışmasın diye Ordu Komutanı'na "Büyük Cemal Paşa" denilmeye başlanacaktı. Onun "Damaskus Palas"ta kurduğu Karargah'ta Alman Kurmayları da Almancaya çevirdikleri "Sefer Dosyası" üzerinde çalışıyorlardı. Şam'da ayrıca Ali Fuat(Cebesoy) Paşa, 25.Tümen Komutanı olarak askerlerinin eğitimiyle uğraşıyordu.
Sefer Planı'nın en önemli unsurlarından biri; Sina Çölü'nü geçecek olan "Sefer Kuvveti"ni destekleyecek ve besleyecek "Menzil Teşkilatı"nı kurmaktı. Bu işle "Çöl Menzil Müfettişliği" ünvanıyla görevlendirilen Yarbay Behçet Bey üstün bir çabayla belirlenen "Menzil Noktaları"nda gerekli tesisleri oluşturdu.
Sina Çölü'nün Bir'üs Sebi'deki başlangıcından Kanal yakınlarına İsmailiye'ye dek uzanan "Menzil Hattı"; Sina Yarımadası'nın Akdeniz kıyılarından epeyce içerisinde kalmıştı. Bunun nedeni; üstün düşman donanmasının top atışlarında bulunabilecek olmaları, küçük komando birliklerinin çıkarma ya da baskınlar yaparak Menzil Tesislerini yok etmelerini önlemekti. 250 km'yi aşan bir uzunluğa sahip olan Sina Çölü Menzil Hattı üzerinde ortalama 25 km, azami 30 km aralıklarla, en uygun noktalarda belirlenen yerlerde 8 tane Menzil Tesisi kurulmuştu. Bu mesafe, o zamanki koşullarda yaya olarak ya da develerle yapılan "intikal"ler için günlük ortalama yürüyüş mesafesi idi. Bu demekti ki; Filistin'den yola çıkan bir birlik Süveyş Kanalı kıyısına yaklaşık 10 günde gelebiliyordu. Oysa yarım asır sonra yine Sina'da olan Mısır-İsrail Altı Gün Savaşı'nda zırhlı ve motorize birlikler ile günlerle ölçülen bu süreler, saatlere inmiştir. Menzil noktalarında tesis kurulur iken öncelikle artezyen kuyuları açılarak ve yağmur sularını toplayacak hendekler kazılarak, çölde en yaşamsal gereksinim olan suyun tedarikine çalışılıyor, su tüketiminin en az düzeyde tutulması için büyük çaba gösteriliyordu. Birliklerin gıda gereksinimleri için erzak ve zahire depoları oluşturuluyor, ayrıca sağlık hizmetleri için geçici hastaneler kuruyordu. Bunların dışında birliklerin diğer ihtiyaçları için gerekecek malzemeler hazırda bulunduruluyordu.
Bütün bu "Menzil Teşkilatı"na karşın bunların tedarik ve taşınma zorlukları nedeni ile başka önlemlerde alınmıştı. Her askere peksimet, hurma ve zeytinden oluşan; 1-2 kilo'yu geçmeyen "çöl tayını" oluşturuyor, ayrıca her birine günde ancak 1 matara su veriliyordu. Cemal Paşa'nın anılarına göre 25.000 civarında mevcudu olan birlik için 11.000 deveye gerek olduğu hesaplanıyordu. Develer güçlükle sağlanabilmişti.
Şerif Hüseyin'in oğlu Ali komutasında Hicaz'dan göndermeyi söz verdiği Bedevi Kuvvetleri Medine'de kalmışlardı. Oranın komutanlarına karışmaya ve ortamı karıştırmaya çalışıyorlardı.
Birlikler, 14 Ocak 1915'ten itibaren Sina Çölü'nü aşarak Kanal'a doğru ilerlemeye başladılar. I.Kademe kuvvetleri 20 günde Menzil Tesislerinde konaklaya konaklaya; Kanal'a 11 km uzaklıktaki son toplanma merkezine yığılmışlardı. Harekat, su sıkıntısı nedeniyle yağışların olduğu ve bu sayede suyun sağlanabildiği 2-3 aylık kış mevsiminde tamamlanmak zorundaydı. Yoksa gelecek kışı beklemek gerekecekti.
Seferberlikten sonra 4.Ordu Karargahı'nda Yedek Subay olarak görev yapan Falih Rıfkı(Atay) 1932'de "Zeytindağı" adıyla yayınladığı kitabında Kanal Seferi'nin koşullarını şöyle anlatır(S.118-119):
"Biz; İngiliz Ordusu'nun Gazze'ye geldiği gibi Kanal'a tren içinde gitmemiştik.
Biz geçtiğimiz zamanlar, Sina Çölü Peygamber Musa'nın geçtiği zaman kadar ıssız, boş, kuru ve çoraktı...
Ordunun geçtiği yerlerde, ilk yolları develerimizin ayak izleriyle aşmıştık ."
Develerle yapılan bu "intikal"in sağlıklı yürütülmesi için salt Araplar'dan oluşan bir tümen oluşturulmuş ve görevlendirilmişti. Gerekçesi:
"...Böyle bir sefer İmparatorluğun rüyasını bile görmediği için sulh zamanı bir deve teşkilatı yapılmamıştı. Develere hususi bir itina ile bakılmak, yüklerini seferlerini kendi adetlerine göre idare etmek için yetişmiş adamlarımız yoktu. Çabuk hastalanıp ölen bu develerin yerine çölde aşiret bulup deve satın alıyor ve altın bulup veriyorduk"(S.120)
Falih Rıfkı çölde karşılaştıkları Menzil Tesisleri kurulan noktalardan "Hafir ile Nebil'den başka hiçbir yerde ne ağaç ne de ot vardı" şeklinde tespitte bulunduktan sonra devam ediyor: "Sina Çölü'nde yaşayan Bedeviler... Dağ bölgelerinde, kaya diplerinde yatıyor. Erzak vermek değil, bu bedbahtlar arasında at gübresinden, arpa ayıklayanlar ve atılan kemiği kemirenler az değildir.
- Çadırın nerede?
Diye sorduğumuz zaman çoğu size eğri bir taşın babasından kalma gölgesini gösterecektir.
Geçtiğimiz yer bir istikamettir, ne yol ne de işaret vardır. Bugün tekerleğin oyduğu izi bir fırtına silip bozar. Nişan koyduğumuz tepe yerinin değiştirir. O vakitler resmi tebliğlerde İbin(8 Menzil Noktasından 5.olanı) gibi isimler işitirdiniz. Bunlar ne köy, ne kasaba, ne vaha, yalnız çadır kurulmuş ve kum konakları idiler. Bir büyük şehir kadar şöhret kazanan İbin çadırlarla birlikte veya bir fırtına koptuğu zaman kaybolup giderdi.
Bir-i Hasana denen noktadan sonra artık ayak bileklerine kadar geçen kumdan başka bir şey yoktu. İnsan bu kumda bir batakta gibi yürür, ayağını güç çeker, her adamda bir günlük yol zahmeti diyor.
Çölde sıcak, insana suyu düşündürür. Uzun bir yaz günü, çöl yazının günü, bir delikten ateş kuyusuna iniyor gibi, gittikçe eriyerek yürüyen asker için bir içim sudan, yüzüne serpilmiş bir avuç sudan mukaddes ne olabilir? Sina, taze su kaynaklarından mahrumdu. Yalnız Şimal'deki Badiye'de tatlı ve tuzlu bazı kaynaklar varsa da; Bedeviler koyunlarla develere içirdikleri için bu sular pis ve hastalıklıdır. Bazı meçhul suları yalnız Urban(Bedeviler) bilir, fakat hiç kimseye haber vermez. Çölün en büyük sırrı, bir damla su ve bir avuç gölgedir. Biz yağmur birikintilerinden istifade etmiştik. Bunların arasındaki mesafe bile 25 km'den aşağı değildi.
10 seneden beri yalnız sefer zamanı, Tih Sahrası'na yağmur düştü. Ordu kumandanı, her tarafa emirler gönderip; yağmur sellerini tutturdu ve setlerle toplattı..."(S.120-121)
Ben şahsen Sina Çölü'nü yakından göremedim ve Falih Rıfkı'nın anlattığı biçimde ayağımı sürüyerek kumlarında yürümedim. 1985 yazında çalışmakta olduğum Yemen'in başkenti Sanaa'dan İstanbul'a gelirken yolculuğumun ilk evresi olan Sanaa-Kahire arasında Süveyş Körfezi ve Kanalı üzerinde uçarken bindiğimiz Mısri Tayiran(Mısır Havayolları) uçağının pilotu yapılan duyurunun ardından tüm ustalığını göstererek, bir sağ kanadı, bir sol kanadı alçaltarak Kanal'ı daha iyi görmemizi sağlamıştı. Kanalı yukarıdan temaşa ederken onun batısında Nil'in yeşil Deltasını, doğusunda ise Sina Çölü'nü ancak uzaktan izliyorduk. Yaz sıcağında bile Sina Çölü'nün çıplak kumları yeterince ürperticiydi. Pilotumuz bu zarif jestinin karşılığını, Kahire Havaalanı'na yaptığı belli belirsiz hissedebildiğimiz yumuşak inişinin ardından yolcuların kuvvetli alkışlarıyla, almıştı.
Kahire'ye vardığımızda Mısri Tayiran'ın Sanaa Bürosu Müdürü değerli dostum Abdurrahman el Mütevekkil'in İstanbul uçağı gelene kadar geçecek olan 3 gün için rezervasyon yaptırdığı Havaalanı yakınlarındaki 5 yıldızlı bir otele yerleştim. 2 gece ve 3 gündüz kaldığım Kahire'de Mısır ile ilgili en geniş izlenimleri edinmeye, Yemen'de iken tanımaya başladığım Mısırlıları daha yakından incelemeye çalıştım. Tabii bu arada Kahire yakınlarında El Giza beldesindeki ünlü piramitleri görmeden olmazdı. Giza'nın batısından itibaren Nil'in Deltası bitiyor. Afrika ortalarından başlayan Büyük Sahra'nın kuzeydoğu köşesi başlıyordu. Bu batıya doğru binlerce kilometrelik ve milyonlarca kilometrekarelik Dünyanın en büyük çölüydü.
Büyüklüğü açısından bizdeki örneklerine göre önemsiz sayılabilecek ama Yemen ölçüleri açısından oranın Keban'ı denebilecek Marib Barajı yapımı için kurulan Şantiyemizin havayolu ile gelip-giden personelimizin sayısı 300'ü aşmıştı.
THY'nın Yemen'e o zamanlar hiç seferi yoktu. Uygun bağlantılar bulmakta kolay olmuyor, pahalıya patlıyordu. Örneğin 1985'in ilk günlerinde İstanbul'dan gelirken Atina ve Cidde üzerinden inip kalkmak zorunda kalmıştık. Oysa Mısri Tayiran'ın hem Sanaa-Kahire hem de İstanbul-Kahire hatları oldukça oturmuştu ve en kısa yoldu. Abdurrahman ile sıkı bir pazarlık sürecinden sonra iyi bir sözleşme imzalamış, böylece geliş-gidişleri kolaylaştırmış ve ucuzlatmıştık. İlk grupların gelişinden sonra dönüş bağlantısı yapan ilk yolcu bendim. Uçakta Yemen okullarında öğretmenlik yapan Mısır'lı öğretmenlerle birlikte uçmuştuk. Cemal Abdülnasır, Cumhuriyet'in ilanından beri Yemen'e sahip çıkmış. Oraya subay, öğretmen, doktor, mühendis vs. gibi eksikliği çekilen yetişmiş insan kaynağı sağlamıştı. Nasır'ın ölümünden sonra dahi15 yıl geçtiği halde Yaser Arafat'la birlikte Yemen'de Devlet Başkanı olmadan protokol uygulanan 2.kişi Nasır'ın oğlu idi. Havaalanına bir gidişimde Nasır'ın oğluna hala tatbik edilen bu devlet başkanı protokolüne bizzat tanık olmuştum. Nasır yıllar sonra bile Yemen'de kendi ülkesinden dahi daha fazla sevilir, sayılır durumdaydı.
Ama çöl ile en yakın tanışmam, İstanbul dönüşünden sonra 1985 Kasımında Marib Şantiyemize gittiğimde oldu. Saba Melikesi Belkıs zamanında var olan Sedd'ül Kadim(Eski Baraj) ile az bir uzaklıkta başlattığımız Sedd'ül Cedid(Yeni Baraj) inşaatı ilerliyordu. Eski barajın üzerinde kurulduğu vadide yılın belli aylarında yapan ani ve yoğun muson yağmurları, azgın sellere dönüşüyor, önüne geleni silip süpürüyordu.
İşte Saba Uygarlığı Sedd'ül Kadim'in bu azgın sellere gem vurarak zaptetmesi sayesinde Kuran'da geçen Cenneteyn(İki Cennet)'den biri haline getirmiş ve çölü yeşertmişti. Sedd'ül Marib'in geliştirdiği sulamalı tarım, ülkeye bereket getirmiş ve burada Hindistan-Afrika ticaretlerinin odak noktası haline gelerek eski çağlarda bir "gönenç toplumu" yaratmıştı. Yüzyıllar süren Marib merkezli bu Saba Uygarlığı, Peygamberimizin doğduğu M.S 570 yılında büyük darbeler yemişti. Çünkü bu yıl Sedd'ül Marib daha öncekilerden farklı olarak bir daha onarılamayacak bir şekilde(Muhtemelen bir deprem sonucu) yıkılmıştı. Yine aynı dönemde Habeşistan(Etiyopya) tarafından geçen Kuran'da "Fil Suresi" ile anlatılan olayın kahramanı Ebrehe'nin ordusu, Saba Devleti'ni yenerek onu tarihe gömmüştü.
Aynı yıl Peygamber'in Mekke'de doğuşu ve İslamiyet'in Hicaz'da ortaya çıkarak tüm Arabistan Yarımadası'na ve Ortadoğu'ya egemen oluşu ile Yemen'in Hicaz karşısındaki gerileyişi kalıcı duruma gelmişti.
Sedd'ül Kadim'in yıkılışı ile Saba Devleti'nin ve Uygarlığı'nın temeli olan tarımsal üretim ve berekette bitmişti. Marib yakınlarında Arabistan Yarımadası'nın geniş iç bölgelerini kaplayarak Ürdün, Suriye ve Irak'a dek uzanan Rub'ül Hul(Boş Çeyrek) Çölü, Marib'in susuzluktan kuruyan cennet yeşilini yok etmiş, onu kuşatmıştı. Marib Şantiyemize gelince; yeni baraj inşaatımızla birlikte eski baraj kalıntılarını da inceledikten sonra artık çölün içinde kalmış olan eski başkent Marib'e giderek ünlü sütunları dahi inceledik ve gezdik. Giderken ve gelirken uçsuz bucaksız kum çölümü Kasım ayında bile insanı ürküten sıcaklığını, kum tepelerinin değişken halini ve kumunun yutuculuğunu yakından gözlemledik, çöl öykülerini dinledik. Barajların olduğu Vadiden yılın belirli aylarında yağan Muson Yağmurlarını köylüler tüfek atışlarıyla birbirlerine haber vererek, sellerden kurtulmaya çalışıyorlardı. Vadi içinde sele dönüşen yağmurlar, Vadi bitiminde çöle akıyor ve kum deryası için kaybolup gidiyor, hiçbir işe yaramıyordu.
Ben, Marib Projesi'nde 1985'in ilk günleri gelip, son günleri ayrılana dek 1 yıl çalıştım. Ben ayrıldığımda inşaat devam ediyordu. Ama daha sonra gelen giden arkadaşların gösterdiği fotoğraflardan barajdan sonra yeşeren ve yeniden dirilen Marib'i görme mutluluğunu tattım. Mucizeyi yaratan kısa yağış mevsiminde seli tutan setlerdi. Suyu tutabilmek ve koruyabilmek ile yaşamak, çölde aynı anlama geliyordu. Sina'daki setlerin ve kuyuların hikayesini, bu gözlemler sayesinde daha iyi kavrayabiliyorduk.
Kanal'a Hücum, 2-3 Şubat 1915 gecesi başladı. Gece yürüyüşü ile Kanal'a yaklaşan birliklerin hedefi; İsmailiye idi. Karanlıkta ilerleyerek, Kanal'ın doğu kıyısından kendilerine öngörülen yerleri tutmaya başladılar. Hedef; 15.000 dolaylarındaki I.Kademe birliklerinin 12.000 kadarını karşıya geçirerek İsmailiye'yi almak ve burada tutunarak; "Mısırlı Yurtseverleri" harekete geçirmek, İngilizleri Mısır'da taciz etmek, olabildiğince askerini orada tutarak Batı Cephesi'nde Almanları rahatlatmaktı. Ana bu iyimser senaryonun daha da iyimse bir ön koşulu vardı. Daha şafak sökmeden köprübaşı tutulmalı ve düşman toparlanamadan karşıya geçecek birliklerin yarıya yakınını 5.000-6.000 kişiyi köprübaşına yığmaktı. Osmanlı Karargahı2nın tahmin ve istihbaratına göre tüm Mısır'da 150.000, 200 km'yi aşan Kanal boyunca 35.000 düşman askeri vardı. Ama bunların dağınık halde olduğu umut ediliyordu.
Cemal Paşa "Hatıraları"nda, bir "nümayiş"(gösteri) olarak nitelediği bu saldırının amacını "Kanal'da kendilerini rahat bırakmayacağımızı İngilizlere anlatmak ve Mısır'da büyük bir İngiliz kuvvetini bağlamak" olarak tanımlıyor ve ardından İngiliz güçleri ile olanaklarını sayıp döküyordu. Ayrıca günümüzdeki bazı hayalperestlere "ibret" olması gereken şu sözleri ekliyordu:
"Eğer bana münhasıran şiddetli ve ciddi bir nümayişten ibaret olan bu hareket, harikulade bir talih sayesinde muvaffakiyet ile neticelenirse, bunu da İslam'ın ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kati kurtuluşu için hayırlı bir alamet addederek, müteşekkir kalacağımız pek tabii idi."(S.205)
Bu ham hayaller daha Hareket'in ilk saatlerinde, büyük darbe yedi. Çöl içindeki son toplanma merkezinden Kanal'a yürüyüşte gecikmeler olunca en dar yeri 100 m'den az olmayan kanal'a köprücü pontonların kuruluşu sırasında, şafak sökmeye ve geçişi gün ışığında yapmaya başlamıştı.
Durumu fark eden İngilizlerin müdahaleleri gecikmedi. Pontonların 3'ü hariç hepsi tahrip edilmişti. Karşıya ise öngörülen asker sayısının ancak onda biri, 600 kadar asker geçebilmişti. Onlarda kısa sürede tutsak edildi. İngilizler zırhlı gemileri ve trenleri dahil devreye soktukları yüksek ateş gücü ile 5-6 bataryalık Osmanlı topçusunu bastırmakta güçlük çekmediler. Öğle saatlerinde duruma hakim olmuşlar. Türk topçusunun bir yardımcı kruvazörü tahrip etmesi sonucu değiştirmemiştir. Öyle ki; bir süre sonra Kanal'dan 3.5 km içeride bir kum tepesinin üzerinde kurulan Osmanlı karargahı bütün faciayı güpegündüz izliyor, elinden bir şey gelmiyordu. Bir süre sonra İngiliz uçakları burayı saptayınca; topçu atışlarından Ordu Karargahı'da nasibini almaya başlamıştı.
Cemal Paşa, saat 15.00 sıralarında komutanlarını ve kurmaylarını, Ordugah'ta topladı. 10 pontondan geriye kalan 3 ponton ile karşıya geçiş; İngilizlerin bu üstün komunda bir hayal bile değildi ve faciayı büyütmekten başka bir işe yaramayacaktı. Ancak Harekatı yürüten 8.Kolordu'nun Kurmay Başkanı Alman Von Kress direniyordu:
"Fakat Paşa Hazretleri ben diyorum ki; Seferi Kuvvet'in bugünkü vazifesi, Kanal önünde kamilen ölmekten ibarettir."(Cemal paşa, Hatıralar, s.207)
2,5 aylık uzun ve yorucu hazırlıkların sonucunda Kanal önünde bir gün kalınabilmişti. Cemal Paşa, yazılı çekilme emrini verdi. Birlikler akşama kadar konumlarını koruyarak savaşa devam ettiler. Karanlık bastığında, malzemelerini toparlayarak Ordugahı boşalttılar. Geri dönüş 10 günden fazla sürdü. 15 Ocak'taki ayrılınan çöl içindeki ilk ordugah olan Bir'üs Sebi'ye tam 1 ay sonra 15 Şubat'ta dönülebildi.
Bir'üs Sebi ile Kanal arasındaki menzil noktalarından olan İbin bir anlamda yarı yol idi ve telgraf hatları oraya dek çekilebilmişti. Ordugah'ın İbin'den ayrılışı ile oraya dönüşü arasında bir hafta süre geçmiş, bu arada uyanığın birsi tarafından uydurulan bir haber İstanbul'a ulaştırılarak İsmailiye'nin fethi müjdesi iletilmişti. Bu zafer sarhoşluğu üzerine gelen acı haber zaten Sarıkamış'ın şokunu atlatamamış olan İstanbul'a yeni bir darbe olmuştu. Zavallı Cemal Paşa ise hala bu seferin bir "nümayiş"ten ibaret olduğunu ve bu amaca varıldığını söyleyip duruyordu. Ancak basit bir nümayiş için aylardır yapılan hazırlık ve masrafın, çekilen bunca eziyetin ve verilen zayiatın boyutuna; inandırıcı, tutarlı bir açıklama getiremiyordu.
Osmanlı kaynaklarına göre I.Kanal Seferi'nde; 192 Şehit (14 Subay, 178 Asker), 381 yaralı(15'i subay, 366 Asker), 727 kayıp(15 subay, 712 asker) kayıp verilmişti. Kayıpların çoğu Kanal'ı geçip tutsak düşenlerdi.
İngilizler ise Osmanlı kayıplarını 1000 Şehit, 2000 yaralı, 650 tutsak olarak gösteriyordu.
Falih Rıfkı, Zeytindağı'nın "Çöl Destanı" bölümünde bir İngiliz savaş bildirisindeki şu değerlendirmeyi aktarıyor:
"Düşman Şubat'ın üçüncü günü üç buçukta Kanal'ı geçmek için azimli bir teşebbüste bulunmuşsa da eriyip gitmiştir." (S.122)
Kanalı geçenlerin başına gelenleri ise şöyle anlatıyor:
"Yüzme bilmeyen bir kıta tutulum takınarak Kanal'a atıldı. Bizim kenardan diğerine kadar silahlı olarak suya giren bu Anadolu çocukları, öbür kenara esir olarak çıktılar. İngilizler; bu askerleri soyup güneşte kuruttuktan sonra Halife ve İmparatorluğu tezyif(alaya alma) için Kahire sokaklarında çıplak dolaştırdılar." (S.122)
Konudan biraz uzaklaşmak pahasına; Kanal Seferi'ni ve onun yapıldığı Çöl koşullarını, ayrıntılı biçimde tasvir etmeye çalıştım. Bu seferle aynı aylarda yapılan Sarıkamış Harekatı 90.yıldönümü dolayısı ile ülkemizde enine boyuna tartışılmış, oradaki kayıplarımız anılmıştı. Oysa Süveyş Serüveni aynı derinlikte incelenmedi. Gereken dersler çıkarılmadı.
Şimdi Kanal Seferi'nin 95.yıldönümü yaşadığımız 2010'da bu incelmeye ve irdelemeye katkıda bulunarak, günümüz içinde bazı dersler çıkarmaya, kimi ham hayaller ve dış dolduruşlar ile benzer serüvenlere heves edenlere karşı bir nebze uyarı görevini, yerine getirmek istedim.
Almanların 20.yüzyılın başlarında Draug Nach Osten (Doğu'ya Açılım) stratejisi, doğrultusunda "Cihad" ilan eden İttihatçıların yol açtığı felaketler, bu kez Amerikalıların Büyük Ortadoğu Projesi doğrultusunda "Açılım" üstüne "Açılım" yapanlara ders olsun
Haber Yorumu Eklemek için siteye giriş yapınız
Diğer Haber Başlıkları
GENEL BAŞKANIMIZ SADETTİN TANTAN'IN BAYRAM MESAJI
'Michael Mullen ın ,Türkiye Ziyaretiyle ilgili Genel Başkanımız ın açıklamaları;
Genel Başkanımız ın BEYAZ Tv deki Açıklamaları;
KEMAL KILIÇDAROĞLU’NDAN MURAT GÜZTOKLUSU’NA TEŞEKKÜR YAZISI
“ Mullen'ın ziyareti olası bir İran operasyonu için Türkiye'de cephe açmak projesi mi?”